• Kitap kabaca üç farklı bölüme ayrılmış: osmanlı, cumhuriyet ve cumhuriyet(tek parti) sonrası dönem. İlk iki bölüm, kitabın gayesi nedeniyle görece kısa fakat bağlam için yeterli uzunlukta ve anlaşılır. Keşke üçüncü bölümün bazı kısımları da bu niteliğe sahip olsaydı.

    Yazar, dinlediğim bir konuşmasında, doktora tezi olarak tasarladığı konunun zaman bakımından bu kadar genişlemesinin sebebini, doğru kabul ettiği temel kaynaklarda bazı gerçeği yansıtmayan bilgileri fark etmesi olarak açıklıyor.

    Siyasi gündemin ön planda olduğu kitapta objektiflik çizgisine yakın durulmaya çalışılmış. Örneğin: Menderes döneminde gerçekleştirilen değişimlerde, daha öncesindeki (Henry Prost gibi) çalışmalardan pek de farklı olmadığını ve Menderes zamanında ekonomik rahatlık dolayısıyla bu işlerin yapıldığı bahsediliyor.

    Kitabın resimlerle(planlar haricinde) desteklenmesi sıkıcılık düzeyini (zaten yüksek değildi) aşağıya çekmiş. Özellikle Barbaros Bulvarı’nı veya Eminönü’yü o halde görmek, kısa süreli bir şaşkınlık yaratmadı değil. (Bkz. Barbaros Bulvarı - 1960’lar: https://hizliresim.com/LlPEnG)

    Genel olarak bahsetmek gerekirse, kitap anlaşılır bir dile sahip ve İstanbul hakkında bir şeyler öğrenmeniz muhtemel.
  • "Sana köyler için öğretmen yetiştiren Köy Enistütülerinin nasıl kapatıldığını anlatayım, dinle bak! Doğuda Van ilinde köyler sahibi Kinyas Kartal Ağa ile batıda Aydın ilinde Menderes Ağa seçimlerden önce gizlice anlaşıp birbirine söz verdi. Ağalar oyları Menderes'e küreyecek ,Menderes bu yoldan iktidara gelecek. Başbakanlık koltuğuna oturur oturmaz Köy Enistütülerinin kapısına kara kilit asacak.
    Fakir Baykurt
    Sayfa 92 - Litaretür Yayınları
  • Ama Ne demişler; Gülme Menderes Gülme senden büyük Allah Var.
  • Sokak kıyılarında, duvar diplerinde yığın yığın meraklı halk, ortada koşuşan, bağıran çağıran genç kalabalıklara bakıyordu. Niye yalnızca bakıyorlar? İşe ne zaman karışacaklar? Menderes haklı değil mi? Yalnızca,bakıyorlar işte!..
  • Tam göğsünüzün ortasında bir yeriniz acıyacak...

    Evinizin sizi içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksiniz...

    Sokağa fırlayacaksınız...

    Sokaklar da dar gelecek...

    Tıpkı vücudunuzun yüreğinize dar geldiği gibi...

    Ne denizin mavisi açacak içinizi, ne pırıl pırıl gökyüzü...

    Kendinizi taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksiniz...

    Birileri size bir şeyler anlatacak durmadan...

    ‘‘Önemli olan sağlık.’’

    ‘‘Yaşamak güzel.’’

    ‘‘Boşver, her şey unutulur.’’

    Siz hiçbirini duymayacaksınız...

    Gözyaşlarınızdan etrafı göremez hale geleceksiniz.

    O'ndan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksiniz...

    Hep ondan bahsetmek isteyeceksiniz...

    ‘‘Ölüme çare bulundu’’ ya da ‘‘Yarın kıyamet kopacakmış’’ deseler başınızı kaldırıp ‘‘Ne dedin?’’ diye sormayacaksınız...

    Yalnız kalmak isteyeceksiniz...

    Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak...

    İkisi de yetmeyecek.

    Geçmişi düşüneceksiniz... Neredeyse dakika dakika... Ama kötüleri atlayarak...

    Onunla geçtiğiniz yerlerden geçmek isteyeceksiniz... Gittiğiniz yerlere gitmek...

    Bu size hiç iyi gelmeyecek... Ama bile bile yapacaksınız.

    Biri size içinizdeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksınız... Aslında kurtulmak istediğiniz halde, o acıyı yaşamak için direneceksiniz.


    Hayatınızın geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksiniz...

    Aksini iddia edenlerden nefret edeceksiniz...

    Herkesi ona benzetip...

    Kimseyi onun yerine koyamayacaksınız...

    Hiçbir şey oyalamayacak sizi...

    İlaçlara sığınacaksınız... Birkaç saat kafanızı bulandıran ama asla onu unutturmayan... Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren...

    Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek... Boğazınız düğümlenecek, dinleyemeyeceksiniz...

    Uyumak zor, uyanmak kolay olacak...

    Sabahı iple çekeceksiniz... Bazen de ‘‘Hiç güneş doğmasa’’ diyeceksiniz.

    Ne geceler rahatlatacak sizi ne gündüzler...

    Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksiniz...

    Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önünüze çıkana sarılmak isteyeceksiniz... Nafile... Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek...

    Rüyalar göreceksiniz, gerçek olmasını istediğiniz... Her sıçrayarak uyandığınızda onun adını söylediğinizi fark edeceksiniz...

    Telefonun çalmasını bekleyeceksiniz... Aramayacağını bile bile... Her çaldığında yüreğiniz ağzınıza gelecek... Ağlamaklı konuşacaksınız arayanlarla...

    Yüreğiniz burkulacak...

    Canınız yanacak...

    Bir daha sevmemeye yemin edeceksiniz.

    Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinizden...

    Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksınız... Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğiniz için kendinizden nefret edeceksiniz...

    Yaşadığınız şehri terk etmek isteyeceksiniz... Onunla hiçbir anınızın olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek...

    Ama bir umut... Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu... Bu umut sizi gitmekten alıkoyacak...

    Gel gitler içinde yaşayacaksınız...

    Buna yaşamak denirse...

    *

    Razı mısınız bütün bunlara?

    Hazır mısınız sonunda ölüp ölüp dirilmeye?

    O halde áşık olabilirsiniz.

    Ama ben hiç tavsiye etmiyorum. Şu günlerde bu durumda olan birini seyrediyorum zira... Dayanılır gibi değil.

    mış muş köşesi

    Ecevit, ‘‘Pişkinsüt olayı üzücü’’ demiş.

    Haklısınız, size rakip olmamalıydı değil mi?

    Epilasyon yaptıran erkek sayısı her geçen gün artıyormuş.

    Bakalım Mehmet Gül buna ne diyecek?

    Kadınlar yaşlandıkça daha çok seks istiyormuş.

    Ne yapsınlar, fazla işe güce halleri kalmıyor, sırt üstü yatarak yapılacak bir tek o iş var.

    A.Menderes, ‘‘Ecevit Bahçeli'ye benzedi’’ demiş.

    Keşke benzese, Bahçeli hiç olmazsa habire gaf yapmıyor.

    Derviş, ‘‘Gücümü halktan alıyorum’’ demiş.

    Bu da alıcı. Biri de çıkıp bize güç verse...
  • Gazi Mustafa Kemal daha 1922'de:
    -Köylü efendimizdir, onun temiz huzurunda hepimiz, saygıyla eğilmeliyiz, topraksız köylü kalmamalıdır!
    demişti. İnönü de, bunu defalarca ve tekrar tekrar söylemişti. Ama ne var ki, 1924'de aşar vergisinin kaldırılmasından başka, ekonomik alanda, köylü için yapılmış bir şey yoktu. O kadar ki, Toprak Ofisi bile, o da yanlış bir fiyat politikasıyla ancak 1938'de kuruldu. Atatürk hayata gözlerini yumarken, Ankara köylerinde buğdayın fiyatı, kilosu 2,5 kuruştu. Güneyde bu fiyat 2 kuruşa, hatta daha aşağıya düşüyordu. Şarkta 4 liraya bir koyun satılıyordu. Köylü, böyle mi efendimiz olacaktı? Köyde, bir sermaye birikmesi bu fiyatlarla mı mümkün olacaktı? Kısacası, köylü gerçi asayiş içerisinde, ama halsiz, perişan ve ümitsizdi.
    Tarım okullarındaysa genellikle, ziraatçi değil, büro memuru yetişiyordu.
  • Ulus gazetesi muhabiri Cemal Kutay o anları şöyle yazıyordu:
    “Bütün millet, kendisine haysiyet, hürriyet, istiklal, güzel şeyler armağan etmiş şefkatli bir babadan öksüz kaldığında nasıl gözyaşı döker? İşte öyle gözyaşı döküyordu.
    Şahit olmayanlara, bu asrın hadisesini, bu vefa ve minnet selini, yazı, söz, fotoğraf, beste, tabloyla anlatmak mümkün değildir.
    Zerrece protokol yoktu.
    Merasim gibi hiçbir fani hissin izi yoktu.
    Vakar içinde tavaf eden millet vardı.
    Kadınlar çoğunluktaydı.”

    *

    Derin sessizlik hakimdi.
    Duygular darmadağındı.
    Ceviz ağacından tabuta Türk Bayrağı örtüldü.
    Top arabasına yerleştirildi.

    *

    Anıtkabir’e gidiyordu.

    *

    Şeref holünün önünde katafalka yerleştirildi.
    Son konuşmayı, Cumhurbaşkanı Celal Bayar yaptı.
    “Atatürk…
    Seni halife yapmak, padişah yapmak isteyenler oldu.
    İltifat etmedin.
    Milli irade yolunu seçtin.
    Hayat ve şahsiyetini milletinin hizmetine vakfettin.
    Türk’ün gıpta ettiği, taziz ettiği, övdüğü ve övündüğü vasıflara maliktin, bütün bu meziyetlerinle Türk’ün ta kendisiydin.
    Şimdi seni, kurtardığın vatanın her köşesinden gönderilen mukaddes topraklara veriyoruz.
    Bil ki, hakiki yerin, daima inandığın ve bağlandığın Türk Milleti’nin minnet dolu sinesidir.
    Nur içinde yat.”

    *

    42 tonluk yekpare mozolenin tam altında yeralan sekizgen odaya indirildi. Saat 13.30’du.
    Mustafa Kemal vatan toprağına defnedildi.

    *

    Sırasıyla, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, TBMM başkanı Refik Koraltan, ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Adnan Menderes, dışişleri bakanı Fuat Köprülü, TBMM eski başkanı Abdülhalik Renda ve kızkardeşi Makbule birer kürek toprak attı.
    Anıtkabir komutanı yüzbaşı Halit Yener, üsteğmen Cemal Tezgörücü, üsteğmen Mustafa Eser’den sonra, Muhafız Alayı’ndan 12 Mehmetçik, toprak kapatma işlemini tamamladı.

    *

    Cenaze töreni Ankara Radyosu’ndan naklen yayınlandı.
    Güzergah boyunca 28 noktadan 28 spiker tarafından aktarıldı.
    Mezar odasından canlı yayın yapıldı.

    *

    Devlet tiyatrosu sanatçıları ve şairler, Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatan özlü sözlerle naklen yayına katıldılar.
    Behçet Kemal Çağlar mesela, şöyle diyordu…
    “Fikir ölür mü?
    Eser ölür mü?
    Millet adam ölür mü?
    Bayrak Adam ölür mü hiç?
    Biz bu toprağın üstünde duranlar, biz o emaneti alanlar, doğum tarihimiz kaç olursa olsun, hep birden 19 Mayıs 1919 tevellütlüyüz.
    Nüfus tezkerelerimizde doğum yerimiz neresi gösterilirse gösterilsin, hepimiz Dumlupınarlıyız, hepimiz Sakaryalıyız!”

    *

    Ve, bugün 10 Kasım 2018…

    *

    Değil 80 sene, 1080 sene de geçse biliyoruz ki, Bayrak Adam ölümsüzdür.

    *

    Biz bu toprağın üstünde duranlar, biz o emaneti alanlar, doğum tarihimiz kaç olursa olsun, hepimiz 19 Mayıs 1919’luyuz.
    Nüfus kağıtlarımızda doğum yerimiz neresi gösterilirse gösterilsin, hepimiz Dumlupınarlıyız, hepimiz Sakaryalıyız!