Bilal kamiloğlu

Bilal kamiloğlu
Türkiye’de liberalizmin gelişimini kısıtlayan kültürel engellerden belki de en önemlisi birey-toplum-devlet ilişkilerini son tahlilde belirleyen devlet anlayışıdır. Liberal siyasal teorinin devlet tasavvuru negatiftir. Devlet doğası gereği “kötü"dür, ancak “gerekli"dir. “Gerekli kötü" olan devletin sosyal ve ekonomik hayata müdahalesini en az seviyede tutmak gerekir. Birey ve toplumun dışında, onları tehdit etme potansiyeline sahip olan bu aygıtın anayasa ve diğer yollarla sürekli kontrol altında tutulması ve iktidarının sınırlandırılması gerekmektedir, Liberalizmin “negatif" devlet anlayışının aksine, Türkiye'de devlet oldukça “pozitif’ ve "aşkın" bir imgesel güce sahiptir. Hâkim siyasal kültürde devlet, onu yöneten kişi ve kurululardan müstakil, hatta toplumun da Ötesinde (üzerinde) bir varlıktır.
Sayfa 239·Kitabı okudu
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Ağanın kölesi mi olsun millet
Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ve müzakereleri, ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünyada ortaya çıkan liberalleşme dalgası karşısında çok partili hayata ve liberal bir rejime geçmeye çalışan Türkiye'de, bu gelişmelerle bağdaşmayan 'illiberal' bir politika olarak dikkat çekicidir. CHP özellikle 1930'dan sonra, sınıfların ortaya çıkmasına yol açacak sanayileşme, şehirleşme ve toplumsal hareketlilik karşısında, ideolojik olarak sınıfsız bir toplum yaratma özlemi, ekonomide devletçi ve içe kapanmacı anti-liberal bir çizgiyi benimsediğinden bu sürece uyum sağlamakta zorluk çekmiştir. Kanunun müzakerelerinde yaşanan tartışmalar, CHP'deki mecburi koalisyonun dağılışına işaret etmektedir, esasen 1925'ten sonra CHP’nin toprak reformu meselesini gündemde tutması, bir nevi demokles kılıcıyla büyük ve orta ölçekli toprak sahiplerini hizaya getirme çabasıydı. Bu tehdit, bir yandan bu toprak sahiplerinin CHP'yi desteklemesini sağlarken, öte yandan bu desteğin kalıcılaşmasını engellemişti. Böylece CHP, 1950'den sonra DP'nin yaptığı tarım reformunu yaparak kendi tabanını teşkil eden koalisyonu tahkim etme ve genişletme fırsatını elden kaçırmıştı.
Sayfa 211·Kitabı okudu
Çiftçilere toprak dağıtımı konusunda, Kemalist yönetimi büyük toprak sahipleri karşısında tavır almaya sevkeden ilk olay 1925 Şeyh Sait isyanı olmuştu (Tezel, 1986; 317-326). Zamanla Doğu'da devam eden isyanlar toprak meselesini gündemde tuttu. 1934'te çıkarılan İskân Kanunu'yla birlikte toprak meselesi Doğu bölgesi dışında bütün Türkiye için düşünülmeye başlandı...
Sayfa 205·Kitabı okudu
Demokrasiye hazır mıyız ki...
Vesayetçi anlayışa göre, Türkiye’de Tek Parti yönetiminin sebebi toplumun henüz siyasi, kültürel ve ekonomik olarak demokrasiyle yönetilecek bir seviyede olmamasıdır. Tek Parti yönetimi seçkinler marifetiyle toplumu geri kalmışlıktan kurtararak çağdaşlaştıracak bir devrim yapmış ve bu devrimin toplumda yerleşeceği bir süre için toplumu demokratik olmayan bir şekilde yönetmiştir. Ancak Tek Parti yönetiminin nihaî hedefi, demokrasiye geçmektir. Nitekim Türkiye’deki Tek Parti olan CHP kendi isteğiyle 1945 yılında çok partili hayata geçmiş, 1950’de de seçimlerin sonucunda barışçı ve demokratik bir şekilde iktidardan ayrılmıştır. Vesayet yaklaşımı, Türkiye’nin tek partili dönemi takip eden çok partili hayatına atıfta bulunurken, Neumark daha 1935’te CHP'nin bu niyeti taşıdığını iddia eder. CHP’nin hemen 1935’te “parti-devlet” bütünleşmesine gitmesi ve CHP ideolojisi olan Kemalizmin ilkelerinin 1937’de anayasaya girerek devlet ideolojisi haline gelmesi, Neumark’ın tahmininin kısa bir süre içinde yanlış çıkmasına yol açacaktır. Bu bağlamda CHP’nin Tek Parti döneminde böyle bir niyet taşımadığını düşünmek de mümkündür.
Sayfa 193·Kitabı okudu
Tamamlanmış mıydı acaba?
Bilindiği gibi, bütün 1960’lı yıllar ve 1970’li yılların ilk yarısı boyunca siyasal/ sosyal bilimler alanına egemen olan siyasal gelişme veya modernleşme literatürü, gelişmiş Batı ülkeleri dışındaki ülkeler için doğrusal bir gelişme modeli çizmekteydi; Önce kurucu ve vesayetçi bir otoriter Tek Parti yönetimi, ardından Tek Parti'nin yönetimi altında adım adım demokrasinin koşullarının hazırlanması ve bu hazırlıklarının tamamlanmasından sonra çok partili sisteme geçiş... Türkiye bu gelişme modelinin bir prototipi olarak gösteriliyordu. Buna göre, Türkiye Cumhuriyeti vesayetçi bir Tek Parti yönelimi altında kurulmuş; 1924/25 ve 1930’da iki kez deneme yapılmasına rağmen, ülkenin henüz çok partili sisteme geçmeye hazır olmadığı görülmüş ve bu teşebbüsler ertelenmiş; nihayet İkinci Dünya Savaşının hemen ertesinde, Tek Parti yönetimi altında geçiş koşulları artık bütünüyle tamamlanmış olduğu için, çok partili sisteme geçilebilmişti...
Sayfa 184·Kitabı okudu