Bilal kamiloğlu

Bilal kamiloğlu
Toplumlar geliştikçe, ihtiyaçları karşılandıkça, ahlak ve hukuk gelişme ortamı bulur, Eşyanın, insanın kıymeti ve ilişkileri daha adil bir şekilde algılanır. Sosyalistlerin toplumda iktisadın önceliğini ima etmeleri doğru olmakla beraber bu öncelik, İktisadî yapıya diğer unsurlara göre bir üstünlük vermez ve toplumsal meseleler sırf İktisadî ihtiyaçlar üzerine kurulamaz.
Sayfa 101·Kitabı okudu
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Sosyolojiyi bilim dalı olarak görmeyin siz...
Sosyoloji kelimesi Comte tarafından beşeri toplumun halinden bahseden ilme isim olmak üzere ihdas olunmuştur. Sosyolojik analizler de öncelikle toplum dış görünüş itibarıyla araştırılmalı, halkın yerleşim yerleri itibariyle dağılımı; köy veya şehirlerde yoğunlaşmanın sebepleri; büyük şehirlerin oluşumuna yol açan ya da önleyen şartlar incelenmelidir. Toplumsal olaylar çok boyutlu olduğu için diğer ilimleri de içerir. Her şeyden evvel, toplumsal olgular olması dolayısıyla din ve mezhep araştırmaları sosyolojiye dahildir. Ahlak, âdetler, hukuki yapı ve nihayet toplumun gelişimini tayin eden İktisadî yapı da sosyoloji ile ilgilidir. Mesela üretim ve refah artışı (ve bununla ilgili olarak ortakçılık, yarıcılık, esnaf, gedik usulü, kooperatifçilik; fabrika, tezgâh veya evlerde üretim), mübadele (ticari kuruluşlar, çarşılar, borsalar) ve gelir dağılımı ile bölüşüme (gelir, faiz, ücret) ait konular iktisat sosyolojisinin alanını oluşturur. Sosyolojinin başlıca konuları bunlar olmakla beraber sınırları genişletmek mümkündür; güzel sanatlar ve dil konusunun da toplumsal unsurlar olması gibi, iktisat ise sanat ve ilim arasında bir yer alır. İktisat sınai hayatın mevcut durumunu, tarihçesini, kanunlarını incelemek yerine nasıl olması gerektiğini araştırmakla meşguldür.
Sayfa 100·Kitabı okudu
Hak ve ahlak dersi...
Büyük imparatorluklar; siyasî ihtilaller, dinî mezhepler ve filozoflarla değil, hayatlarını feda edecek kadar bir fikre bağlı kimselerle kurulmuştur. Dolayısıyla siyasî başarılar bütün kuvvetiyle bir maksada adeta iman eden kişiler tarafından sağlanır. Hak her yerde ahlakla paralel gelişir; ahlak ise verasetle gelir. Hak, kanun şeklindeki ahlaktır. Bir mesele hakkında genel kanı nesillerce aynı kalırsa, bu tutum toplum ta rafından sabitlenir, veraset bu demektir. Mevcut gelişme Çizerinde geçmişin çok büyük etkisi olup toplumun kendi geçmişi ile olan ilişkisi birdenbire kesilemez. Halkı, ananeleri idare ettiği gibi, ananesiz ne millî ruh ne de medeniyet olur. Ancak ananeler de gerektiğinde terk edilmezse gelişme sağlanamaz. Nitekim cemaatçi yapılar muhafazakârdır ve gelenekleri muhafaza eden de cemaatlerdir. Toplumsal gelişmelerde en önemli unsurlardan biri de zamandır. Anayasalar, tabii bir gelişimin sonucudur; anayasa yapılmaz, kendiliğinden oluşur. Irk nazariyesine karşı çıkılmakla beraber, her soyun yaratılıştan gelen bazı özellikleri olduğu ve bunun nesilden nesile geçerek devam ettiği belirtilir. Osmanlı Devleti gibi çeşitli unsurlardan oluşan, her unsurun da kendine has özellikleri olan heterojen bir toplumu idare etmek çok güçtür. Siyasî ve içtimai kanunların, uygulandıkları topluma göre farklı sonuçlar vereceği unutulmayarak; bu farklı kesimlerin her birinin tabiatı ve tarihî gelişimi dikkate alınmalıdır. Ahmet Şuayb Osmanlı Devleti ve toplumunda her işte büyük bir ihmalkârlık yapıldığını belirterek medeniyette; ziraat, sanat ve ticarette bir gelişme gösterilmediğini; vatanın sinesinde yatan servetten faydalanmak için zihinlerin yorulmadığını, bir faaliyette bulunulmadığını belirtir. Halk üretim ve teşebbüs gücünden mahrum; üreticiler yerini tüketicilere
Sayfa 99·Kitabı okudu
İmalı bir iğneleme var sanki
Kurumlar bir milletin medeniyetini yansıtır. Bir milletin siyasî idare tarzı ise yalnız mevcut durumunu değil, onun geçirdiği idare tarzlarını da gösterir ve ancak milletin ihtiyacına göre vaz edilen kanunlar sayesinde başarılı sonuçlar elde edilir. Medeniyet tarihî kurumların, milletlerin ihtiyaçlarının bir ifadesi olduğunu gösterir; diğer taraftan aynı gelişme çizgisini gösteren kavimlerde aynı kurumlar bulunur. Tarihte kurumları şiddetle değiştirilen bir millet yoktur, bazen fetihler ve ihtilallerin sonucunda isimler değişebilirse de toplumsal yapı aynen sürdüğü için değişiklikler isimden ibaret kalır. Şuayb bunu Fransa'ya rağmen Korsika, İngiltere'ye rağmen İrlanda'nın toplumsal olarak Ortaçağ özelliklerini göstermeleri ile örneklendirir. Kurumların gerçekten değişmesi milletlerin zihniyetlerinin değişmesine bağlıdır. Kanunlar milletlerin ihtiyaçları doğrultusunda vaz edilmezse değişiklikler isimden ibaret kalır ve yeni adlar altında eski yapılar devam eder. Toplumda herhangi bir husustaki değişim ancak o konuda bir kanun vaz edildiği zaman fark edilir ve kanun dolayısıyla değişiklik oldu sanılır; oysa o değişiklikler nesiller boyu meydana gelir. Dolayısıyla kanun koyucunun görevi kamuoyunun benimsediği unsurları tespit ve zararlı olanları bertaraf etmekten ibarettir. Devletlerin idari yapısını belirleyen etkenlerin başında savaşlar gelir. Savaşlar tiranların kabul görmesine yol açar. Tarih dışarıdan istila, içeriden isyan tehdidi altında olan yerler de müstebit idarelerin var olduğunu; arazisi küçük, sınırları dağlarla tabii olarak korunan yerlerde cumhuriyet idaresinin kurulduğunu göstermektedir. Şuayb buna eski çağlarda Yunan, yeni çağlarda İsviçre örneğini verir. Devlet veya idare şeklini belirleyen ikinci unsur sanattır, ilk servetin oluşması sanat
Sayfa 98·Kitabı okudu
Halkın içinde bulunduğu sefalet ve cehaletin, birbirini besleyerek büyüdüğünü ve bir kısır döngüye benzediğini düşünen Rıza Tevfik (1324: 51-53), bu halden kurtuluşun pek çok çaresi olmakla beraber hepsinin birbirine bağlı olması sebebiyle çözümün zor olduğunu belirtir. İdari, siyasî, ahlaki, içtimai, tıbbi, sıhhi gibi birçok mesele iç içe geçmiştir, toplumun her alanda eğitim seviyesinin ve refahının artırılması gerekmektedir. Maddi ve fiziki şartların oluşturduğu sefaletten kurtulmak için her şeyden evvel sermaye, sonra da "zenaat ve marifet" yani medeniyet gereklidir. Bunu sağlamak için aynı anda iki noktadan hareket etmelidir. Bunlardan biri halkın içinde bulunduğu fiziki şartların düzeltilmesi diğeri idarenin, zamanın icaplarına göre tanzim edilmesidir. Siyasî ve idari ıslahat aynı zamanda ve aynı ciddiyetle ele alınmalıdır. Çünkü idare, bireysel hürriyetleri sınırlayarak hür teşebbüsü, ticareti engellemekte; meşru kazanç yollarını tıkamaktadır. Buna zaruri ihtiyaçların şiddeti eklendiğinde toplumun ahlakı olumsuz etkilenmekte ve nifak doğmaktadır. Millet, meşruti idareyi kurarak gerekli ıslahatın en önemli kısmını gerçekleştirmiş, geriye özel hayattan başlayarak ıslahatın esaslarını takviye etmek kalmıştır.
Sayfa 95·Kitabı okudu