1824’te Alman düşünür ve psikolog Johann Friedrich Herbart, fikirlerin yapılandırılmış, matematiksel bir çerçeve kapsamında ele alınabileceği önerisini getirdi: Herhangi bir fikir, kendisini zayıflatacak ve farkındalık eşiğinin altına düşürecek bir karşı fikirden direnç görebilir, buna karşılık benzerlik taşıyan fikirler de birbirini destekleyip farkındalık eşiğine doğru yükseltebilirdi.6 Yeni bir fikir, kendisi tırmandıkça benzerlerini de peşinden sürükleyecekti. Herbart bunları “tamalgısal (apperceptive) kütle” olarak isimlendirdi. Bu ifade,bir fikrin, yalıtık durumda değil, ancak bilinç düzeyine daha önce ulaşmış başka fikirler kompleksiyle bütünleşerek bilinçli hale gelebileceğini ima etmekteydi. Herbart, böylece bilinçli ve bilinçdışı düşünceler arasında bir sınır olduğu yolunda önemli bir kavramı da ileri sürmüş oluyordu; bazı fikirlerin ve düşüncelerin farkında olduğumuz, bazılarınınsa olmadığımız gerçeğini
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Başka gezegenlerde yaşam bulunması olasılığı son derece düşük olsa bile (diyelim ki milyarda birden az), birkaç milyar gezegende yaşamın çim adam misali filizlendiğini düşünebiliriz. Ve yaşam barındıran gezegenlerde anlamlı diyebileceğimiz düzeyde (sözgelimi uzay bakterilerininkinden fazla) zekâ bulunması olasılığı da yalnızca milyonda bir bile olsa, elimizde nereden bakarsak bakalım, hayal gücümüzü aşan tuhaf uygarlıklarla kaynayan birkaç milyon küre var demektir Bu uzak gezegenlerle yakın gelecekte iletişim kurup kuramayacağımız apayrı bir konudur elbette; burada asıl mesele, merkezden düşüşümüzün, zihinlerimizi çok daha büyük bir şeye açmış olmasıdır
Dünya’nın evrenin merkezinden düşüşü birçokları için derin bir huzursuzluk yaratmıştı. Dünya, artık yaratılışın kusursuz simgesi sayılamayacaktı; gezegenler arasında bir başkagezegendi yalnızca. Yetkiye yapılan bu meydan okuma, insanoğlunun evrenle ilgili felsefi algısında da bir değişimi gerekli kılacaktı. İki yüz yıl kadar sonra Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832) Galileo’nun keşfinin büyüklüğünü şu sözlerle anıyordu:
Bütün keşifler ve fikirler içinde, insan ruhunu bu denli etkileyen bir başkası daha olmasa gerek... Dünya’nın yuvarlak ve kendi içinde bir bütün olduğu daha yeni anlaşılmışken, ondan bir de evrenin merkezi olmak gibi muazzam bir ayrıcalıktan feragat etmesi beklenmişti. İnsanoğlu kendisini bundan daha büyük bir taleple karşı karşıya bulmamıştır belki de; zira bu itirafla öyle çok şeyi bir anda is ve pus içinde kaybetmiş oluyordu ki! Ne olacaktı şimdi Cennet’imize, masumiyet dünyamıza, dindarlığımıza ve şiirimize, duyularımızın tanıklığına, şiirsel-dinsel inanç konusundaki yargılarımıza? Çağdaşlarının bütün bunları kaybetmek konusundaki isteksizliklerine; bütün dönüşümleriyle birlikte fikir özgürlüğünü ve büyük düşünmeyi talep edip yetkili kılan, henüz bilinmemesi bir yana, o ana kadar düşlenmesi dahi olanaksız bir
doktrine karşı mümkün olan her biçimde direnmelerine şaşmamak gerek.
Galileo karşıtları, onun bu yeni kuramını insanınsanın tahttan indirilişi betimlemesiyle kötülemekteydiler. Göksel kürelerin yerle bir edilmesinin ardından, Galileo da yerle bir edildi. 1633’te Kilise Engizisyonu’nun karşısına çıkarıldı, zindana atılarak cesareti kırıldı ve keder dolu imzasını, çalışmasını inkâr eden Dünya-merkezli metnin üzerine atmaya zorlandı.2
Galileo aslında şanslı da sayabilirdi kendisini. Birkaç yıl önce Giordano Bruno adlı bir başka İtalyan da
Osmanlı İslamiyeti ile Hıristiyan Avrupa çatışması, genellikle zamanın özgür dünyası ile Sovyetler Birliği arasındaki çatışmaya benzetilir. Bu benzetme yanlış da değildir. Batı, iki örnekte de, sürekli çatışmanın kesin bir zaferle sonuçlanacağı dogmatik inancında olan yayılmacı ve militan bir toplum ile devlet anlayışına sahipti, ama bu benzetme daha ileri götürülmemelidir. Osmanlı İslamiyeti ile Hıristiyan Avrupa çatışmasında her iki tarafta da dogmatizm vardı ama Türkler daha hoşgörülüydü,XV-XVI.yy’da göçmenlerin, Lenin’in deyişiyle “ayaklarıyla oy verenlerin” yönleri bugünkü gibi Doğu’dan Batı’ya doğru değil,Batı’dan Doğu’ya doğruydu. 1492 yılında İspanya’dan kovulup Türkiye’ye sığınan Museviler tek örnek değildi. Kiliselerin baskısı yüzünden ülkelerinden kaçan Hıristiyanlar da Osmanlı topraklarına sığınmışlardı. Osmanlılar’ın Avrupa’daki egemenlikleri son bulduğunda, yüzyıllardan beri yönetimleri altında olan Hıristiyan milletler kültürleri, dinleri ve dilleri, hatta bazı kurumlarıyla ayaktaydılar ve ayrı milli kimliklerini devam ettirmeye hazırdılar. Öte yandan, İspanya’da Arap ve Balkanlar’da Türk egemenlikleri son bulduğunda oralarda kalan Müslümanlar için aynı durum söz konusu değildi.
Osmanlı egemenliğinden yalnızca Avrupalı mülteciler yararlanmıyordu, fethedilmiş ülkelerdeki köylülerin de durumlarının düzeliyordu. Osmanlı imparatorluk hükümeti düzensizlik ve çatışma olan yerlerde güvenliği ve birliği sağlıyordu. Ekonomik ve toplumsal açıdan da önemli sonuçlar söz konusuydu. Toprak sahibi olan eski aristokrasinin büyük çoğunluğu fetih savaşlarında ortadan kaldırılmış,sahipsiz kalan toprakları da Osmanlı askerlerine tımar olarak verilmişti. Ancak tımar, Osmanlı sisteminde vergi toplama hakkı anlamına geliyordu. Teoride, tımar sahibi ömür boyunca ya da kısa bir