Zweig...
İlk merhabam. Ve cümlelerinin elini sıkarken bu adamın, tanıdık gelen bir
ruh oldu: Sabahattin Ali.
Bana mı öyle geldi bilmiyorum. Betimlemeleri, ayrıntıları ve takıntıları arasında dahi bulduğum tanıdık tat oydu; ya da bulmak istediğim, bilmiyorum. Üstelik bir kitabı okurken, diğer bir yazara benzetme çabası gütmezken; aldığım bu histen çok memnunum.
93 sayfalık bir ruhsal deprem... Bir kadının 24 saatte yaşayacağı/yaşayamayacağı tüm duygulara dair bir kesit... Ve bu kadının içinde paldır küldür kopan fırtınalara rağmen, zihnindeki toplum baskılarının çığlıkları... Ve nihayet en sevdiğim, tüm çığlıklara rağmen ve sonu uçuruma eş değer olsa dahi, tek ana kandığı/inanmak istediği, bir kıvılcım uğruna tüm Dünya'yı yakmaya hazır ve nazır ilerleme güdüsü...
Bir yüzleşme ve kabullenme.
Cinsiyetçi bir yorum olmasından özellikle kaçınıyorum ancak şunun da hakkını vermek gerekir ki, bir kadının kendisi ile yüzleşmesi bir erkeğinkinden çok daha zordur. Bu yüzden kabullenmesi ya çok zaman ya da hiç zaman alır. Çünkü her zaman, her şeye bir bahanesi muhakkak vardır; inanç duvarlarını yıkmak, her şeyden daha zordur.
Şurası beni çok vurdu:
"...Zira kendimi artık daha fazla kandırmak istemiyorum -eğer ki o genç adam o gün bana sarılarak beni isteseydi, onunla dünyanın her yerine giderdim. Böylelikle adıma ve çocuklarımın şerefine leke sürmüş olurdum... Başkalarının ne söyleyeceğini umursamadan onunla gider ve içimdeki mantığa tamamen göz yumarak Madam Henriette'nin birkaç gün öncesine dek tanımadığı o Fransızla kaçması gibi ben de kaçardım... Nereye ve ne kadar süreliğine gideceğimizi sorgulamadan, ardımda bıraktığım yaşama bakmadan giderdim... Paramı, adımı, servetimi bu genç adam için feda ederdim... Gerekirse dilenir ve onun uğruna bu dünyada her türden