"Anne, bunları sen de gördün mü?"
"Neyi?"
"Mezarların kitabelerini... Biri sadece on gün yaşamış, diğeri yirmi beş! Bak, şuradaki de otuz iki gün... Yani bunlar bebek mezarları mı? Oysa mezarlar için ayrılan yerler kocaman!"
Annem, gülümsemesini gizlemeye çalıştı. Ne de olsa mezarlıktaydık ve bir cenazeden ayrılıyorduk.
"Hayır David, onlar bebek değil. Bu insanlar dünya üzerinde yıllarca yaşamış, yaşlanmış insanlar. Ancak dünyada geçirdikleri mutlu günleri gerçekten yaşanmış sayarak kitabelerine yazdırmışlar. Kaç yıl yaşadığının değil, kaç günü mutlu geçirdiğinin yazılmasını istemiş olanlar..."
Garipseyerek baktım.
Bir insanın hayatında sadece on gün mü mutluluk olmuş?
En uzun galiba otuz iki gündü. Bakındım ama daha büyük bir rakam göremedim.
"Şaşırtıcı..."
"Sevinç dolu günleri yaşanmış, diğer günleri yaşanmamış saymak mı şaşırtıcı? Bir düşün bakalım, doğru düşünmemişler mi?"
Sanırım, benim ömrüm de ancak bu kadar olacak. Elena ile geçirdiğim günler kadar yaşamış sayıyorum kendimi.
Beni bıraktı ve gitti...