Baba ve ilahi oğul ayrımına dayalı bir teoloji, Hristiyanlık öncesi dönemlerden beri Pavlus'un doğduğu bölgede yaygın olarak bilinmektedir. Zira Yunanlıların Zeus'una tekabül eden "ilahi baba" Baal ile "ilahi oğul" olarak nitelenen Sandan inancı, Hristiyanlık öncesi dönemde Tarsus'ta yaygındır.
Bir kişinin, bir grubun veya bir sınıfın kendi inşa ettiği genel formu topluma dayatması, aslında topluma, ölçüsünü almadan elbise dikmeye benzer. Dikilen elbisenin giyilme mecburiyeti, ölçüler tutmadığında sıkıntı, giderek zorlama yaratacak; itiraz eden kişi veya kişiler forma, yasaya, ilkeye artık adı ne olursa olsun genel forma uymadığından ya dönüştürülecek ya da yok edilecektir.
İhsan Oktay Anar’ın ilk romanı olan Puslu Kıtalar Atlası, ilginç kurgusuyla ön plana çıkan ve post-modern edebiyatın birçok öğesini içerisinde barındıran bir eser. Roman ancak son bölümde açıklığa kavuşuyor. Satır aralarına dikkat edildiğinde ana karakterlerden Uzun İhsan Efendi’nin İhsan Oktay Anar’ın kendisi olduğu ve oğlu Bünyamin’in de biz okuyucular olduğu anlaşılıyor. Dikkat edersek Uzun İhsan Efendi’nin oğluna, lağımcılık için savaşa gitmeden önce verdiği kitap Puslu Kıtalar Atlası kitabı. Aslında Bünyamin’in yaptığı da bizim yaptığımız gibi yalnızca kitabı okumak. İzlediğimiz filmlerde veya okuduğumuz kitaplarda birçoğumuz kendimizi ana karakterin yerine koymuşuzdur. Aynı şekilde bu kitapta da İhsan Oktay Anar özdeşleşme/katharsis ilkesi uyarınca kendimizi Bünyamin’in yerine koyup okuduklarımızı yaşayacağımızı biliyordu. Mektubunda Uzun İhsan Efendi buna şu şekilde işaret ediyor: "Boşluğun atlasını, Atlas Vacui'yi bu yüzden yazdım: Sen okuyasın diye değil, yaşayasın diye.” Yani İhsan Oktay Anar’ın vermek istediği mesaj Horatius’un ifadesiyle “Ne gülüyorsun değişik isimlerle anlatılan senin hikayen.”
İhsan Oktay Anar’ın bu olağan üstü kurgusu muhayyilesinin ne kadar geniş olduğunu gözler önüne seriyor. Şahsen ben, olay örgüsü içerisinde kaybolduğumda tüm yaşananların aslında Uzun İhsan Efendi’nin yani dolayısıyla İhsan Oktay Anar’ın düşleri olduğunu kitabın son bölümüne kadar fark edememiştim. Son bölümde Uzun İhsan Efendi’nin oğluna yazdığı mektuptaki şu cümle bunu açıkça ortaya seriyor: "Senin için gerçek bir baba olmayı, saçlarını okşamayı, seni öpmeyi çok isterdim. Ama düşlere dokunmak mümkün olabilir mi? Sana bu yüzden hem çok yakın hem de çok uzağım. Veda etmek benim için son derece zor. O yüzden, her ne kadar uzakta olsam da seni, o eski yakışıklı