Kitabı yeni bitirmiş olmamın verdiği bir heyecanla incelememe başlıyorum. Hatta öyle ki kitabın üzerimde bıraktığı etkiyi tam olarak nasıl kelimelere dökeceğimi bilemiyorum. Aslında okuyacaklarım listemde olan ama bir türlü sırası gelmeyen bir kitaptı. Çok sevdiğim bir öğrencimin okuyup üzerine yazdığı inceleme sonucu ve tavsiyesiyle hemen okumaya başladım.
İlk defa bir romanın üzerimde böyle bir etki bıraktığını itiraf etmem lazım... İlk defa gözlerim doldu, kitabın arka kapağını kapatıp uzuuunca bir süre kendime ne zaman gelirim acaba diye düşündüm.
(SPOİLER)
Bilindiği üzere Martin Eden yarı otobiyografik bir roman bu vesileyle Jack London'u da tanıyoruz. Örneğin aynı Martin gibi yoksulluktan kurtulmak için yazarlığa başlaması, 17 yaşında açık denize açılması ve oradaki 8 aylık tecrübesi Martin karakterinde beden buluyor yine Ruth, Brissenden karakterlerinin onun hayatından kişilerin yansıması olduğunu biliyoruz. Ayrıca iş Bankası Yayınlarından okuduğum için çevirmenin numaralandırarak yaptığı açıklamalarla roman daha anlaşılır olmuş. Özellikle son açıklamada Martin Eden'ın intiharının sembolik anlamı olması Jack London'u daha iyi tanımamı sağladı.
Bu noktadan sonra incelememi romanın bana ne hissettirdiği, ne düşündürdüğü üzere olacak.
Hayatımın 26. yılında farkına vardığım bir düsturun romanı gibiydi Martin Eden: Aslında yolun sonu değil yolda olmak güzeldir. Yolda olmak bir nimettir. Yolda olabilmek, yürüyebilmek, o sıhhatte, o güçte, o motivasyonda olmak bir nimettir.
Martin'in yakınlarından biri olup ona, acele etme bu yol zor da olsa acı da çeksen vardığın yerden çok daha güzel tadını çıkar, demek isterdim.
Martin'in yaşadığı şey ise yol son bulduğunda elinde kocaman bir hayal kırıklığı kalmasıydı ve kaçınılmaz sona doğru gitmesinin İLK sebebi