Her değişimin kendisiyle birlikte sürüklediği umut ve kaygıları tattığı bu evden ilk kez ayrılmanın acısı ve annesine bu duyguların üzerinde tanımlayamadığı güçlü bir düşüncenin ağırlığı, adeta değiştirilemeyecek bir şeylerin olacağını, neredeyse dönüşü olmayan bir yola çıkışın sezgisini hissediyordu.
Burası daha özgür; daha yabanıl bir ülkeydi; çıplak yüzeyine sürtünmemize izin vererek hızımızı kendiliğinden arttırıyor, bizi yalnızca kendi sert eğimi karşısında son derece duyarlı olmaya zorluyor ve son hızla ilerleyen aracımızı sürekli daha uzağa, sonsuz uzaklıklara gitmeye, kendi ufuklarını aşmaya kışkırtıyordu.
Bildik bir kentten sabahın erken saatinde, aşina olmadığınız bir yere doğru haraket etmenin büyülü bir yanı vardır. Orsenna’nın uyuşuk sokaklarında henüz hiç bir haraket yoktu. Palmiyelerin iri yaprakları kör duvarların üzerine olanca genişliğiyle açılıyor, katedralden yükselen Çan sesi, yapıların yaşlı ön yüzlerine sağır ve dikkatli titreşimlerle yansıyordu. Bildik ama henüz belirsiz uzaklarda daha şimdiden tuhaf yönler seçiyormuş izlenimi veren sokaklarda kayıp gidiyorduk. Böylesine bir ayrılış beni doyurmuyordu; tek yaptığım, kekremsi havayı solumak, bu bulanık uyku halinin ortasında daha şimdiden uyanık iki gözümün bana verdiği zevki tatmaktı.
“Ömründe hiç Amerikalı gördün mü ?”
“Hayır efendim”
“Ama gene de onlardan nefret ediyorsun, öyle mi?
“ Barbarlardan nefret etmek güç bir şey değil. Onlardan ırk olarak nefret etmek için içlerinden bazı kişileri tanımam gerekmez.”