Sen sebepsiz mutlu olmanın delilik olarak görüldüğü çılgın bir toplumda
yetiştirildin. Hiçbir neden yokken gülümsüyorsan insanlar kafadan çatlak olduğunu
düşünürler – Neden gülümsüyorsun? Neden o kadar mutlusun? "Bilmem, sadece
mutluyum işte" dersen, cevabın onların sende bir tuhaflık olduğuna dair inançlarını
pekiştirir.
Ama eğer mutsuzsan kimse sana niye mutsuz olduğunu sormaz. Mutsuz olmak doğaldır;
herkes öyle zaten. Bu sana özel bir durum değil. Özgün bir şey yapmış olmuyorsun.
Bilinçaltında bu fikir seni rahatsız etmeye devam eder, mutsuzluğun doğal ve mutluluğun
doğaya aykırı olduğu fikri. Mutluluğun ispat edilmesi gerekir. Mutsuzluğa kanıt gerekmez.
Yavaş yavaş iyice içine siner – kanına, iliğine, kemiğine – aslında doğal olarak aleyhinde
olduğu halde. Böylece şizofren olmaya zorlanırsın; doğana aykırı bir şey sana zorla kabul
ettirilir. Kendi benliğinden alıkonulup hiç olmadığın bir şeye dönüşürsün.
Bu insanlığın tüm mutsuzluğunun kaynağı, çünkü kimse istediği yerde değil ve istediği
kimliğe de sahip değil. Ve insan olması gereken yerde olamadığı için – doğuştan hakkı
olan yerde – mutsuz oluyor. Kendinden gittikçe uzaklaşma halindesin; eve dönüş yolunu
unuttun. O yüzden her nerde isen bunun evin olduğunu sanıyorsun – mutsuzluk evin
olmuş, ıstırap ise doğan. Acı çekmek hastalık değil sağlık olarak kabul ediliyor.
Birisi, "Bu sefil hayatı bırak, gereksiz yere sırtlandığın bu mutsuzluktan vazgeç" dediğinde
çok belirgin bir soru ortaya çıkıyor: "Tüm bildiğim bu! Eğer vazgeçersem kimliğimi
kaybederim. En azından şimdi birisiyim – mutsuz birisi, kederli birisi, acı çeken birisi. Tüm
bunlardan vazgeçersem şu soruyla karşılaşırım, kimliğim nedir? Ben kimim? Eve dönüş
yolunu bilmiyorum ve sen ikiyüzlülüğü, yani toplumun yarattığı sahte yuvamı elimden
aldın."