O zamanlar İstanbul'da aşık olmak çok kolaydı. Günü geçmiş aşıklarla günübirlik aşklar modaydı. Herkesin bildiği sıradan bir fikirdi aşık olmak. Ucuzdu, kulaktan kulağa dolaşan bir ezgi gibiydi. Herkesin dilindeydi.
Bu arada, Albert Einstein'ın çok büyük önem verdiği, "deneyimleyebileceğimiz en güzel şey" ve aynı zamanda "tüm bilimlerin ve sanatın kaynağı" olarak nitelediği şeyin ne olduğu sorusunun çok şey anlatan bir cevabı vardır. Einstein'a göre bu şey gizemdir.
Bunu gören kitaplar müziğin sesini yükseltti, kitaplık ayaklandı ve bir anda aynaların içinde beliriverdi. İşte tam da o an aynalı odadaki coşku görülmeye değerdi.
Hayal gücünü topraktan renklere işledi, bu renkler kitreli suda dans etti. Ardından bölünmüş yüzlere dönüştü. Suyun üzerine at kılı fırçayla darbelerini vurdu ve daha sonra bunları kâğıtlara aktardı. Sadece yüzleri değil, mevsimleri, onların renklerini dahası gölgeleri kendi sanatıyla yeniden yarattı.
Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh ancah bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzüm bile görmeden, meydana çıkıyordu. Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, -ruhumuzla yaşamaya-, başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbiriyle kavuşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu.