Herkese merhaba arkadaşlar. Bugün karşınıza Ayfer Tunç’tan “Aziz Bey Hadisesi” kitabı ile geldim. Bu kitap, Ayfer Tunç’tan okuduğum ikinci kitap oldu ve Ayfer Tunç okumaya devam etmem gerektiğini bir kez daha bana hatırlattı. Ayfer Tunç’un hikayeciliğini çok beğeniyorum. Bana çok yakın geliyor sanki ben de bir kitap yazsam böyle yazarım gibi. Yani ben yazmışım gibi okuyorum diyebilirim.
Kitapta, bu kitaba da ismini veren Aziz Bey adında, çok güzel tambur çalan bir İstanbul beyefendisinin hüzünlü hayatını okuyoruz. Kitabın içeriğini anlatmaya gerek duymuyorum çünkü kitap çok kısa ve söylediğim şeyler spoiler olabilir. Ama şunu söylemek isterim ki insanın en büyük dostu da düşmanı da yine kendisidir. Size kimse sürekli iyilik yapmaz ve yine size kimse sürekli kötülük yapmaz sadece bu ikisini yapan kendimiz. Bu süreçte seçimlerimiz bizi en ufak rüzgarda oradan oraya savuran bir tüy gibi hem bedenen hem de zihnen dolaştırır durur bu dünyada. Bu yolculuk kiminde hedefine ulaşmaya çalışan bir ok gibi kararlı ve istekli kiminde ise hedefsiz,amaçsız adeta avare avare dolaşmaktır. İkisinde de hem zihnen hem de bedenen düşünce ve konum değiştirmiş oluruz. Buna neden olan sadece, hayatta aldığımız kararlar ve bu karaların sonucundaki seçimlerimizdir.
İşte tam burada da Aziz Bey, hayatında öyle kararlar alıyor öyle seçimler yapıyor ki onu gurbete düşürüyor, ailevi problemlere sebep oluyor, aşk acısı çekiyor, fakirlikle mücadele ediyor hatta yeri geliyor kırmızı çizgilerini bile çiğniyor. Peki ne için ? Bir aşk için. Bu tür sıkıntılar çekmesindeki amaç kutsal mıdır ? Onu bilemeyiz. Aziz Bey’de bilemiyor. Sadece yaşıyor ve deneyimliyor. Hepimizin birçok şeyi deneyimle öğrendiğimiz gibi. Bu cümleleri yazarken bile kitabın ne kadar da çok bizi, hayatımızın özünü anlattığını
Bu sebeple insanoğlunun dünyada başvurduğu en boş, en umutsuz, en aptalca iş sorumluluktan kaçması,insanın kendine ve topluma karşı işleyeceği en sefil suçtur.
Herkese merhaba arkadaşlar Bugün karşınıza Cengiz Aytmatov’dan “ Gün Olur Asra Bedel “ kitabı ile geldim. Kitabın neresinden başlasam ? Nereleri anlatsam ? Diye zorlanmıyor değilim. O kadar dolu bir kitap yani.Neyse hadi bir yerden başlayalım.
Kitabın ana karakteri Yedigey’in can dostu Kazangap’ın vefatını duyup onun cenaze törenine hazırlanmaya başlar. Yedigey ve Kazangap’ın dostluğu otuz yılı bulmaktadır. Kazakistan’ın Sarı Özek bozkırının Boranlı tren istasyonunda geçen otuz yıl. Bu hazırlık zamanında Yedigey sürekli geçmişe gider anıları canlanır ve biz okuyucular geçmiş yıllar arasında gezinir dururuz ve bu da kitaba çok güzel
bir ahenk kadar.
Kitabın bir bölümünde Nayman Ana adında bir kadının oğlunun juan juanlara esir düşüp kafasını sıfıra vurup deve derisi sarılarak benliğini kaybederek mankurtlaşmasını da anlatıyor.
Ayrıca kitapta sadece Yedigey’in anılarını okumuyoruz. ABD SSCB’nin ortaklığında bir uzay üssü kuruluyor ki bu ortalık tam ortaklık. Herkes eşit her şey eşit. Bu üssün amacı evrende başka canlıların yaşayıp yaşamadığını anlamak içindir. Bir gün uzaya giden astronotlar Orman Göğsü adlı bir yer keşfeder ve oradaki canlılarla iletişime geçer ama bunu dünyadaki ABD ve SSCB ortak komitesi kabul etmez ve Orman Göğsü’ndeki canlılarla iletişimin kesilmesi ister. Sadece bununla kalmaz dünyayı bu yerden gelecek olası diyaloglardan korumak için dünyanın etrafına kubbe şeklinde uydular, füzeler vs yerleştirir. Şimdilik bu bilgi burada dursun.
Kazangap’ın oğlu Sabitcan babasının cenazesine geldiğinde her şeyin bir an önce bitmesini babasının istediği gibi değil de onun istediği gibi Boranlı’nun bir yerine gömülmesini ister. Bu tarz geleneksel şeyleri gereksiz görür. Tam bir Sovyet sisteminin adamı olmuştur. Ama Yedigey geleneklerine