Oysa ben, bütün cümlelerin baş tarafını kaçırdığımı çok iyi biliyordum; oyuna geliyordum.
........
...Çünkü, bütün gücüme rağmen oyuna geliyordum. Kendime kızıyordum: Çünkü oyuna geliyordum, anlıyor musun oğlum Hidayet? Oyuna geliyordum. Oyuna gelmemeliydim, bana oyun oynanmamalıydı. Bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim...
Cebirdeki kesinlik onu büyülemişti ve aynı kesinlik ölümde de vardı. Ölümde, aynı zamanda, kaçınılmaz olarak cebir de söz konusuydu: Riyaziyatçıların cebiri ile cellatların cebiri birbirinden pek farklı değildi.
Kendisini can kulağıyla dinleyen pısırığa, mevkileri ve cinsleri ne olursa olsun insanların kötü ve çok tehlikeli olduğunu anlatıyordu.
Buna göre insanlar bir bakıma, güçlü veya güçsüzdü; ama değişen bir şey yoktu. Çünkü güçlü insanlar düello ile mertçe döğüşüp adam öldürürler, güçsüzler ise korkakça pusu kurup cinayet işlerlerdi. Kadın cinsinin daha nazik, daha şevkatli olduğu da palavraydı: onlar adam öldürmekten değil, kandan çekinirlerdi. Bu yüzden kurbanlarının başına tabanca sıkıp ortalığı kan revan içinde bırakmaktansa,daha temiz bir yolu, mesela zehiri tercih ederlerdi. İnsanların akıllı ya da cahil olmaları da onları zalimlikten alıkoyamazdı. Zeki olanlar menfaatlerini bildikleri için para uğruna cinayet işlerlerken, cahiller ise cahil oldukları, yani düşünsel bir macera yaşamaya güçleri yetmediğinden, zihinlerindeki boşluğu, ne olduğunu bile tam olarak bilmedikleri bir dava ile kapatırlardı. Böylece onlar, akıllılar gibi para uğruna değil, inandıkları dava için kan dökerlerdi.