İbrahim Canik

DEVLET AKLI'NIN TARİHÇESİ - FAİLİN GİZLENMESİ
“Devlet aklı” denilen şey, modern siyasetin en eski bahane ya da silahlarındandır. Kavramı deştiğimizde karşımıza oldukça aşina olduğumuz bir isim çıkıyor, Makyavelli. Ya da orijinal yazımıyla Niccolò Machiavelli. Bu insanlığın baş belası herif siyasal düşüncede “devlet aklı”nın ilk tohumlarını Prens (1513) adlı kitabında atıyor. Machiavelli, doğrudan “devlet aklı” kavramını sistemleştirmez belki ama muazzam bir ilham kaynağı olur. Çünkü Machiavelli’nin radikal hareketi şudur: Siyaseti ahlaktan özerkleştirmek. Bilinler bilir; Ortaçağ siyasal teorisinde, yönetim ahlaki bir aktivitedir. Hükümdar, Tanrının yeryüzündeki temsilcisi gibi düşünülür. Yönetmek, aynı zamanda ahlaksallaştırmak demektir. Aristotales, eserlerinde erdem kavramı yerine ilginç bir kelime kullanır: Virtüler ahlak! Virtüler ahlak, cesaret, hikmet, direnç, sabır gibi temel ardamların bütünü içerir ve bu hasletler kural olarak değil, özümsenmiş olmak zorundadır.  Siyasal teoride ise Virtüler ahlak ile başarılı yönetim, aynı şeydir. Hatta virtüler ahlakı olmayan bir yönetim, başarılı olamayacağı inancı vardır. Machiavelli alçağı önce bunu kırıyor ve diyor ki: Eğer hükümdar başarılı olmak istiyorsa, bazen ahlaken davranması gerekse bile, bu başarı odaklı olmalı ve başarı tam tersini gerektiyorsa ahlak ve etik kuralları yok kabul edilebilir. Hatta diğer edisyonlarda bulamayabilirsiniz ama Cambridge’in Botero baskısında, bu gerilim çok açık şekilde ortaya koyar: “Ahlaken yönetmek ile başarılı yönetmek arasında bir gerilim vardır. İkisini birden gerçekleştirmek, çoğu zaman imkânsızdır.” İşte bu gerilim, modern siyasetin doğum anıdır. Çünkü bu andan itibaren, yönetim pratiği, ahlaki değerlendirmenin dışına çıkabiliyor. İktidarın korunması, düzenin sürekliliği, gerektiğinde ahlaki normların askıya
Tarih
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
İslâm dünyasının hazin halinin de özeti:RAŞİD GANNUŞİ
84 yaşındaki Raşid Gannuşi’nin açlık grevi: İslâm dünyasının hazin halinin de özeti  Bugün 84 yaşındaki Gannuşi’nin bedeni zayıflıyor ama düşünceleri hâlâ güçlü: “İslam, insanı özgürleştirmek için geldi. Diktatörlük, İslam’ın en büyük düşmanıdır.” Bu sözü, yıllar önce söylediğinde kimse bunun bir gün kendi hayatını özetleyeceğini tahmin etmiyordu. Şimdi o sözüyle yaşıyor, o söz uğruna özgürlüğünün gaspına açlıkla direniyor. Dün onun süresiz açlık grevine başladığını okuduğum anda içim burkuldu. Gerçekten büyük bir trajediydi yaşadığı. Sadece onun bireysel trajedisi de değil aslında… Raşid Gannuşi adını yaklaşık otuz yıl önce ilk kez duyduğumda merak etmiş, Londra’da birkaç defa ziyaret ederek sohbetine katılma imkânı bulmuştum. Genç yaşlarımdan itibaren Cotabato kasabasından Tanca’ya uzanan geniş bir coğrafyada İslam dünyasının farklı bölgelerini görme fırsatım oldu. Bu yolculuklarda beni en çok etkileyenler, tıpkı Gannuşi gibi adalet ve özgürlüğü fikrî derinlikle birleştiren maalesef sayıları çok az olan Müslüman önderlerdi. “Çok az” diyorum; çünkü tanıma fırsatı bulduklarımın çoğu tepkiseldi; adalet ve hürriyet bilinçleri zayıf, İslam düşüncesinin evrenselliğinden ve bir o kadar da dünyanın gidişatından kopuklardı. Filipinler’in Mindanao adasından Orta Asya’ya, Fas ve Moritanya’ya kadar aynı tabloyla fazlasıyla karşılaştım. O dönemde Müslüman hareketlerin entelektüel önderleriyle tanışmak, yaşadığım Almanya’dan geniş ve bir o kadar da bitkin düşmüş İslam dünyasına bakınca, benim için aynı zamanda bir ümit arayışıydı. Ve o ümit arayışı içinde Nahda hareketinin lideri, Tunuslu düşünce ve mücadele adamı dikkatimi çekiyordu. Sonrasında yazdığı metinleri takip etmeye çalıştım. Elbette sürgünde yaşadığı batıda önceki düşüncelerini gözden geçirmiş, kendisini
Alıntı
OTORİTER SİSTEMLER DÜŞÜNCEYE DEĞİL ÖZGÜRLÜĞÜNE KARŞIDIR
1933’te Adolf Hitler iktidara geldiğinde ilk hedeflerinden biri üniversiteler oldu. Yeni yasalar yürürlüğe girdiğinde Almanya’daki akademik kadroların yaklaşık üçte biri görevden uzaklaştırıldı. Özellikle Yahudi kökenli veya rejime muhalif akademisyenler üniversitelerden tasfiye edildi. Almanya, bilim tarihinin en parlak kuşaklarından birini birkaç yıl içinde kaybetti. Sürgüne gönderilenlerin bir kısmı Nobel ödülü sahibiydi; önemli bir bölümü ödüllerini daha sonra aldı. Tarih hiçbir zaman birebir tekrar etmez. Ancak otoriter sistemlerin kullandığı yöntemlerde dikkat çekici benzerlikler görülebilir. Üniversiteler özgür düşüncenin üretildiği kurumlardır. Özgür düşünce ise her otoriter yönetim için potansiyel bir tehdit olarak görülür.
Tarih
ZAMANIN KAPOLARI DAHA TEHLİKELİ
Nazi toplama kamplarında, zulmün işbirlikçi ve sürdürücüsü tutuklular vardı. KAPO denen kişiler, kamp yönetiminin maşalarıydı ve çoğunlukla Nazilerden daha acımasızdı. İmtiyazlıydılar; yemeğin taneli kısmından alır, sigara bulabilirlerdi. Hepsi bu… İnsan nasıl zalimin kamçısı haline gelebilir? Fakat KAPO’luk bile bir yere kadar anlaşılabilir. Nihayetinde ölüm kalım savaşında, toplama kamplarının vahşi ortamında gösterilmiş bir zaaf. Hayatına anlam katamamış düşkünlerin zaafı. Ancak güç karşısında kendi mahallesine kırbaç olma psikolojisi temelde aynı kaynaktan beslenir… Zamane KAPO’larına gelince, onlar riskten çok menfaatin kölesi. Koltuğu kaybetmemek, gazeteyi geri almak, makam arabaları ve saltanat kayığı…
Duygu ve Düşünce
Atatürk, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'a: - Beni yalnız bırakma. Fena sıkılıyorum. Boğulacağım. (İsmet Paşa yanına geldiğinde) Atatürk, (görevden aldıktan sonra) İsmet Paşa’nın bütün maddi sıkıntılarını giderecek önlemler almıştı ama artık onun yüzünü görmek istemiyordu.
Sayfa 328 - Türkiye İş Bankası·Kitabı okuyor
Kitap Alıntısı