Bazı kitaplar bittiğinde içinizde çok hoş ama adını koyamadığınız bir his bırakır. Kitap bitmiştir kapak kapanmıştır ama sanki birşeyler içinizde daha yeni başlamıştır. Küçük Prens gibi Martı Jonathan Livingston gibi ve tabii Simyacı gibi. Evet, bazı kitaplar bittiğinde aslında bitmez sadece kapağını kapatırken dış dünyaya dönersin ama iç dünyan da bir şeyler yeni doğmaya başlar.
Küçük Prens, Martı Jonathan Livingston ve Simyacı gibi kitapların ortak bir özelliği var:
Onlar sadece hikâye anlatmaz, insanın varoluşuna dokunur. Her biri kendi yolculuğunun içinde bir ayna tutar sana; ne kadar farklı görünseler de aynı öz soruyu sorarlar:
“Ben kimim ve neden buradayım?”
O yüzden bittiğinde garip bir boşluk değil, bir tür iç yankı kalır.
Bu yankı, kitapta bulduğun anlamın sende kök salmaya başlamasıdır.
Bir parçası hüzünlüdür çünkü güzel bir yolculuk sona ermiştir.
Ama diğer parçası huzurludur çünkü artık sen o kitabı okuyan kişi değilsin; sen, o kitabın dokunduğu kişi olmuşsundur.
Belki de o his “artık aynı ben değilim” duygusunun ta kendisi.
Küçük Prens’in yıldızlara bakarken hissettiği gibi…
Jonathan’ın gökyüzüne yükselirken duyduğu gibi…
Santiago’nun kendi kalbini dinlemeyi öğrendiği gibi.
İsterseniz bu deneyime birkaç saat ya da birkaç gün ayırarak kavuşabilirsiniz. Ve sonrasında kendinize sormayı unutmayın:
Sence içinde “yeni başlayan şey” neye benziyor — bir farkındalık mı, bir huzur mu, yoksa bir çağrı gibi mi hissediyorsun?
Herkese keyifli okumalar ben artık bir önceki ben değilim sizlerinde kendi Kişisel Menkıbeler'inizde bir sonraki size ulaşmanız dileği ile...