Bazı kitaplar vardır; bir karakteri anlatmaz, bir zihni inşa eder. Martin Eden tam olarak bunu yapıyor. Okur olarak sadece Martin’i izlemiyorsunuz - onunla birlikte öğreniyor, onunla birlikte hırslanıyor ve en tehlikelisi, onunla birlikte inanıyorsunuz.
Romanın başında karşımızda açlıktan, yoksulluktan, cehaletten kurtulmaya çalışan bir adam var. Ama bu, klasik bir “yoksulluktan zenginliğe” hikâyesi değil. Martin’in derdi para değil; kabul görmek, değerli hissetmek ve bulunduğu yerden daha yukarıya çıkmak. Bu yüzden kitap boyunca izlediğimiz şey bir yükseliş değil, aslında kontrollü bir gerilim birikimi.
Martin’in en güçlü yanı disiplini. Okuyor, yazıyor, kendini eğitiyor. Kendi kendini inşa eden bir karakter. Bu yönüyle hayranlık uyandırıyor. Fakat tam da burada romanın en sinsi tarafı devreye giriyor: okur, Martin’e hayran olurken onun hatasını da içselleştirmeye başlıyor.
Çünkü Martin’in motivasyonu saf bir öğrenme isteğinden gelmiyor. Onun içinde sürekli bir ispat çabası var. “Değerliyim” diyebilmek için başkalarının bunu söylemesini bekliyor. Ve trajedi tam olarak burada başlıyor.
Romanın sonlarına doğru Martin’in sürekli aynı soruya takılması boşuna değil:
“Ben açken, sefalet içindeyken bu yazılar yazılmıştı. Neden o zaman değil de şimdi?”
Bu soru sadece öfke değil, aynı zamanda derin bir epistemolojik kırılma. Martin, değerin nesnel olup olmadığını sorgulamaya başlar. Eğer aynı eser, farklı zamanlarda farklı değer görüyorsa, o hâlde değer dediğimiz şey gerçekten var mıdır, yoksa tamamen toplumsal bir uzlaşı mıdır?
Bu noktada roman, yalnızca bir bireyin hikâyesi olmaktan çıkar ve felsefi bir tartışma alanına dönüşür.
Martin’in baştaki duruşu, Nietzscheci bireycilik ile örtüşür: insan kendi değerini kendisi yaratır, sürüden ayrılır ve kendi yolunu çizer.