Fournier ile yolculuğumuzun şimdilik sonuna geldik.
Art arda okumak uzunca bir hayatın içinde geziniyormuşum hissi verdi. Bazen kıyısından köşesinden, bazen tam içinden yürüdüm. Genelde büyük travmalardan bahsederken Fournier sizi bir anda başka yöne çeker ve sadece acı bir tebessüm etmekle kalırsınız. Asla tam ortasına koymaz sizi, mizahıyla hep belli bir mesafeden bakmanızı sağlar. Belki kendisi de hayatıyla belli mesafede kalmak istediği için bu çözümü bulduğundandır.
İlk kitabında çocukluğunu okurken başını okşamak için elinizi uzatmak istiyorsunuz. Sonra Fournier büyüyor ve çoğumuzun en büyük korkularına dönüşme sürecine giriyor. Ne kadar uzağa gidersen git, hayatın sana gösterdiklerini yaşıyorsun dedirtti bana çoğu kez. Babalıkla ilgili zor bir sınavdan geçiyor, tıpkı babasıyla geçtiği zor sınavı gibi. Kalıyor mu, geçiyor mu bu sınavdan bunu söyleyemem. Bu ahkam kesmek olur.
Ama çocukken uzaktan bakıp asla dönüşmeyeceğim dediğin ve haklarında ahkam kesebildiğin o yetişkinlerden olmakla ilgili şeyler söyledi bana kitap. Direksiyon senin elinde değilken nerelere gidebileceğini hayal edip direksiyonun başına geçtiğinde bir kez bile başka yöne gidememek. Hayat biraz böyle, anlamsız ama insan bu, baya karmaşık.
Bu son kitabında da hızla yaptığı her şeyi aslında dönüp biraz beklemek isteyen bir adamı okuyoruz. Çağımızın gerekliliği hız, yaşamın ilk başlarındaki o hız gibi. Fakat artık durup beklemek için çok geç. Etrafımızda hiçbir şey için durmuyor, bekleyemiyoruz. Her şey öyle hızlı ilerliyor ki buna vakit yok.
Gülten Akın’ın dediği gibi: “Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya.”
Eğrileriyle doğrularıyla öyle apaçık ki Fournier, kendinin karanlık taraflarını da katiyen sizden saklamaz. Büyümek ve daha çok büyümek hakkında, hayatla ilgili dürüst şeyler