Stefan Zweig, benim için başından beri mesafeyle yaklaştığım bir yazardı ve bu mesafenin haksız olduğunu düşünmüyorum. Eser, Zweig’e dair ön yargımın temelsiz değil, yer yer oldukça isabetli olduğunu yeniden hatırlattı. Beğendim mi, hayır. Etkilendim mi, yer yer. Ama bu, ona dair hükmümü değiştirecek kadar büyük bir kırılma yaratmadı. İnsan bazen bir yazarı takdir edip yine de ona teslim olmaz. Gayet mümkün, dünyada nadir görülen bir akıl disiplini..
Metnin en çarpıcı tarafı, bir kadının aşk, tutku, yoksunluk ya da toplumsal baskı karşısında bile kendi gururundan ve kişiliğinden vazgeçmemesini merkezine alması. Bir kadının “sevilmek” uğruna silinmemesi, “ait olmak” uğruna kendinden vazgeçmemesi ve en önemlisi kırılmayı kabullenip eğilmemesi, kitabın en güçlü damarıydı. Bu yönüyle etkileyici, hatta yer yer sarsıcı. Zweig’in psikolojik çözümlemelerdeki mahareti burada kendini açıkça gösteriyor; karakterin iç dünyasını öyle bir işliyor ki, okur yalnızca olanı değil, bastırılanı da görüyor. Ve asıl çarpıcı olan da bu zaten: söylenmeyenlerin ağırlığı.
Ancak etkileyici olmakla öğretici olmak aynı şey değil. Kitap, duygusal ve psikolojik anlamda güçlü; evet. Fakat bende dönüştürücü ya da yeni bir düşünce alanı açan bir metin etkisi bırakmadı. Etkiledi, ama beslemedi. Sarstı, ama büyütmedi. Hayranlık uyandırdı belki, fakat zihnimde kalıcı bir iz bırakacak kadar çoğalmadı. Bu yüzden iyi bir okuma deneyimi sunmasına rağmen benim için “unutulmaz” değil, yalnızca “etkileyici” olarak kaldı. Aradaki fark küçük değil.
Büyük konuşmamak gerek, elbette bir gün gerçekten farklı, gerçekten çarpıcı bir Zweig metni çıkarsa yine okurum. Ama şimdilik benim için tablo değişmedi. Zweig edebiyatı hâlâ uzaktan bakınca daha etkileyici. Yaklaştıkça etkisi azalıyor. Şimdilik bende karşılığı bu: