Hangimiz günün birinde: "İstediğim gibi yaşıyamadım ben, boşuna geçirdim, yele verdim ömrümü. Yeniden başlamak da yok!" diyerek şifasız bir üzüntüye düşmemiştir? Bugün düne benziyor, yarın bugüne benziyecek... Çeşit çeşit güzellikler var yöremizde, güneş doğuyor, batıyor, yıldızlar parlıyor, karanlık, soğuk, kasırgalı gecelerin de bir tadı var, çiçekler açıldı, yarın solacak, hepsi ayrı bir duygu veriyor kişiye... İyi, hepsi iyi ama hep bir teviyelik içinde geçen bu güzellikler bıktırıyor, bir teviye olduğu için çirkinleşiyor. Biz o bir teviyelikten kurtulamayacağımızı anlıyoruz da bir perişanlık duyuyoruz içimizde. Yalnız yaşlılar mı kapılıyor bu melâle? Hangimiz, tâ gençliğimizde, tâ çocukluğumuzda, bunu duymadık? Hepimiz de biliriz bir tek hayatımız olduğunu: öldükten sonra bir daha yaşıyamıyacağımız gibi ölmeden de ancak bir türlü yaşıyacağız, bir günü iki kez kullanamıyacağız, bir gerçeğin içine kapanmışız, ondan sıyrılamıyacağız, o gömleği değiştiremiyeceğiz. Oysaki ne olanaklar, imkânlar vardı içimizde! Ancak birini, belki de en beğenmediğimizi, en istemediğimizi gerçekleştirdik, ötekiler gömülü kaldı...