Hilal

Yavuz Sultan Selim ve kendisinden önceki sekiz padişah, kimseye bağlanmamıştı. 1517'de gerçekleşen Mısır'ın Fethi’yle halifelik makamı ve kutsal emanetleri ele geçiren Yavuz Sultan Selim, Tuğrul Bey'den farklı davranarak Memlük halifesini devirip kendisini halife ilan etti. O güne kadar sadece devletin başı sayılan Osmanlı padişahı artık Müslümanların da lideriydi. Böylece halifelik ve saltanat yetkileri aynı kişide toplanmış oldu. Araplar bu durumdan rahatsızdı. Neredeyse bin yıldır ellerinde bulunan hilafet makamını Türklere kaptırmışlardı. Osmanlı ailesi, Arapları ikna edecek bir çözüm aramaya başladı. Kılıçla kazandığı zaferin ardından gönülleri de almalıydı. Acele etmeliydi zira Kureyş kabilesinden bir halife çıkması, her zaman ihtimal dahilindeydi. Yavuz'dan üç yüz yıl sonra Mısır'ı fethe çıkan Napolyon'un ordusunda arkeolog, tabip, tarihçi, edebiyatçı gibi yaklaşık bin kişiye ulaşan entelektüel bir grup vardı. Piramitlerin gizemini ilk araştıran ekip de bunlardı. Fakat Yavuz'un güçlü ordusunda bilim insanı yoktu. Fetihten sonra piramitleri görmeye giderek bu eserlerin kimler tarafından inşa edildiğini öğrenmek istedi. Padişahın yanına getirilen yaşlı bir bilge “Bilmiyoruz.” dedi. O devirde bir ülke va da ülkedeki fetheden komutan oradaki bilgin, tüccar, sanatçı ve kanaat önderlerini de ganimet olarak vanında götürülüyordu. Yavuz da bu geleneği bozmadı. Kahire ve Tebriz'den topladığı yaklaşık 1.500 büyüklüğünde kişiyi bir tarafa alarak İstanbul'a geri döndü. Hepsi mala, mülke ve makama boğdu. Bu insanlar arasında başkentin siyasi, ticari ve entelektüel dünyasında söz sahibi olmaya başladı. Osmanlı Devleti'nin başkenti İstanbul, Arap dili ve kültürünün etkisine girmişti. İstanbul'a taşınan Arapların durumu, Arap coğrafyası tarafından takip edilmekteydi. Ürünlerin
Sayfa 228 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Osmanlı'daki bu menfi gelişmelerin sebebi padişahın veya devletin kimliğiyle alakalı değil, “çapraz döllenme” adı verilen çok açık bir gerçeğin gün yüzüne çıkmasıydı: Özgür düşünce iklimi yoksa felsefeye, felsefe yoksa bilime, bilim yoksa teknolojiye, teknoloji yoksa üretime, üretim yoksa paraya ulaşmak karınca ayağına nal takmaktan daha zordu.
Sayfa 223 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
Saray iktidarı, halk ise bozukluğu düşünüyordu. Hayatlarını paraya adamış uyanık sarraflar da ateşe körükle gidip piyasada ufak para bırakmadılar. Yerde görülünce dönüp bakılmayan bakır paralar, altın kadar değerlendi. Parasızlık, veba gibi kentin her sokağına yayılıyordu. Bazı kilise ve havralar teneke ve kâğıttan para bastı. 27 Ocak 1877'de patrikhane ve hahamhane uyarıldı, bir hafta içinde bütün paraların toplanması istendi. Lakin sikke miktarı öylesine azalmıştı ki, ulaşım ve beslenme ihtiyaçları karşılanamayınca çoğu kişi Galata Köprüsü'nden ödeme yapmadan geçmeye başladı. Bozuk para sorununa çözüm getiremeyen devlet, koyduğu yasakları uygulayamadı. Kilise ve şirketler para yerine geçen bilet basmayı sürdürdü. Mesela tramvay şirketi, para hüviyetinde 20 kuruşluk markalar çıkardı. İşte günümüzdeki otobüs biletleri bu uygulamanın devamıdır. İşin ilginç yanı, bu biletlerin kuruşluk kaimelerden daha şık olmasıydı. Senyoraj gelirini fark eden bazı esnaf da bu yola başvurdu ama tanınmayanlar başarısız oldu. Kilise ve havralara camiler de katıldı. Büyük şirketler baş aktör olunca kahvehaneler, eczaneler, oteller, bakkal ve manavlara kadar değişik meslek grupları bozukluk yerine geçen bilet bastı. İstanbul'daki her din ve her meslek grubu işin içine girince Türkçe yanında Rum, Fransız, Ermeni ve İbrani dillerinde biletler türedi. Amerika ile aynı anda aynı yola başvuran İstanbul ahâlisi tam rahatladım derken, biletlerin sahteleri basılınca yine ortalık karıştı. O günlerde yaşanan para bilet hadisesi, para politikasının nerelere geldiğinin acı bir göstergesiydi. 22 Mart 1878'de bozukluk olarak posta pulu çıkarıldı ve her çeşit bilet yasaklandı. Benzer bir hadise son olarak Şubat 1917'de yaşandı. Dillere pelesenk olan “Para pul oldu.” deyimi bir teşbih değil işte o
Sayfa 219 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
Cevdet Paşa, altın fiyatlarının kuruş karşısında hızla yükselişini dehşetle anlatır. 100 kuruş eden 1 kaime, hızla değer kaybedince bakkal ve fırınlar kâğıt parayla ekmek satmaz oldu. Elinde kaime olanlar açlık tehlikesiyle karşılaştı. Paranın talep görmediği için kendi kendine piyasadan çekilmesine Arapçada “kesat” denir. Altın ve gümüş sikkeler böyle bir duruma asla düşmedi ancak o tarihten sonra satışların durgunluğu veya piyasada para dönmediği “işler kesat” deyimiyle ifade edilir oldu.
Sayfa 215 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
Osmanlı, dış borçlanmaya gittiği yıl önemli bir yatırım kararı almıştı. Kızıldeniz ile Akdeniz'i birbirine bağlayan Süveyş Kanalı projesi, Mısır Hidivi Sait Paşa tarafından Sultan Abdülmecit'e sunuldu. Sözleşmenin bir maddesinde Müslüman ahalinin alışkın olmadığı bir detay vardı. Kanalın Akdeniz'e açılan Port Said liman kentine, fener olarak kullanılmak üzere büyük bir heykel konulacaktı. Sanata düşkünlüğü ile tanınan Abdülmecit onay vermişti ancak 38 yaşında vefat etti. Halefi Abdülaziz tahta geçti ve kardeşinin projesini sahiplendi. Bu arada söz konusu heykel, Fransızların ünlü sanatçısı Frederic Auguste Bartholdi'ye sipariş edilmişti. Heykelin ayakta durması için çelik bir iskelet gerekiyordu. Bu görevi de Eyfel Kulesi'nin mühendisi Gustave Eiffel üstlendi. Fakat Osmanlı'nın yaşadığı parasızlık projeyi etkiledi. Ödemesini alamayan Bartholdi, heykeli teslim etmedi. Fransa ise ABD ile yakınlaştığı bu dönemde, yeni müttefikine bir hediye vermek istedi. Bu siparişi de Bartholdi aldı. Hemen kolları sıvayan sanatçı, Osmanlı'ya göndermediği eserine bazı rötuşlar yaptı. Yenilenen heykelin sol elinde Bağımsızlık Bildirgesi, sağ elinde ise meşale vardı. Osmanlı'nın teslim alamadığı bu eser, Amerika'nın önemli simgelerinden birisi olan Özgürlük Anıtı olacaktı. Kimi kaynaklar, bir heykelin Müslüman bir ülkede huzursuzluk yaratacağı endişesiyle tamamlanmadığını öne sürse de asıl sebep paraydı. Zira Abdülaziz'in Fransa seyahatinde gördüğü heykellere hayran kaldığı bilindiği gibi kendisini at üzerinde tasvir eden bronz heykel, İstanbul'daki Beylerbeyi Sarayı'nda ziyarete açıktır.
Sayfa 213 - Timaş Yayınları, 1. Baskı