Doğu Roma İmparatorluğu'ndan sonra gelen Osmanlı Devleti de sayıları paraya monte etmeyi denemişti fakat bu sikkeler de paranın satın alma gücünü değil kaç adede tekabül ettiğini gösterirdi. Mesela 1470 yılında gümüşten darp edilen onluk sikkeler, temel para birimi olan akçenin on katı ağırlığındaydı; yani standart ölçü ve ayarı bilinen akçenin on katı değerinde demekti. Gerçekten de paraların üzerine sayı basılması, kâğıt parayla anlam bulacaktı ancak bunu içselleştirmek için ileri düzey finans bilgisi gerekliydi. Osmanlı maliyesi ise sayılarla anlaşmakta büyük zorluk çekmekteydi. Avrupalılar hem sayıları hem de kâğıt paranın felsefesini sindirmek için uğraşırken Osmanlı olan biteni izlemekle yetinmekteydi. Hatta ilk kâğıt parayı yüzyıllar sonra basmış olmasına rağmen ne üzerindeki sayıları ne de arkasındaki egemenlik gücünü önemsemişti.
Sultan Abdülmecit, Dolmabahçe Sarayı inşaatını gezerken yanındaki Hazine Nazırı'na dönerek ne kadar para harcandığını sorduğunda aldığı cevap manidardı: “Fazla değil hünkârım. 3.500 kuruş!" Halbuki 285 oda, 44 salon, 68 tuvalet ve 6 hamamı bulunan sarayın 14 ton varakla yaldızlanan tavanlarında toplam 36 şahane avize vardı. Balo salonundaki avizenin ağırlığı ise 4 tondu. Dolayısıyla nazırın söylediği tutar, saraya harcanan 2.800.000 sterlinlik dış borcu ödemek için basılmış kâğıt paraların üretim masrafıydı. Yaklaşık 150 sene önce yaşanan bu diyalog, paranın felsefesini içselleştiremeyen Osmanlı ricalinin para algısını göstermekle kalmayıp memuruna maaş ödeyemeyen bir devletin, debdebeli saraylara neden 5 milyon altın harcadığının da cevabıydı. Zira egemenliğin simgesi olan parayı ve özgür düşüncenin simgesi olan felsefeyi geniş kitlelerden uzak tutabilmek, tüm koltukların sigortasıydı. Bu yüzden para ve felsefe halkın seviyesine hiç
Sayfa 100 - Timaş Yayınları, 1. Baskı