Hilal

Tanrım kerem eyle, geceyi atlatalım Daha sonra hastalığı Daha sonra aşkı. Rainer Maria Rilke
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
“Bir babanın evladına bırakacağı en büyük miras, tamamlanmamış zor bir iştir.” H. A. Gibbons
Sayfa 127 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
Hz. Muhammed'in ölümünden otuz yıl sonra yeni bir İslam devleti kurmuş olan Muaviye, iktidarın Allah tarafından kendisine bahşedildiği safsatasını yayarak peygamberin ruhani mirasını devşirmeye yeltendi. İtiraz edenleri ya parayla ya da kılıçla bertaraf etti. O güne kadar 'halife' sözcüğü, yerine geçen manasında halef kelimesinden türetilmiş gündelik bir tabirdi, kutsal bir anlamı yoktu. Devletin başkanı ise sadece siyasi liderdi. Örneğin Hz. Ebu Bekir'e halife denmesi Hz. Muhammed'den sonra devlet başkanı olmasını ifade ederdi, ilahi bir anlamı yoktu. Ne var ki, Muaviye'nin dayatmasıyla ulvi bir makama dönüşen halife kavramı, ilk kez 'Peygamber Vekili’ yani 'Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi’ manasında kullanıldı. Hâlbuki İslam hukukuna göre Hz. Muhammed'den başka hiç kimseye kutsiyet atfedilemezdi. Yani İslam dininde ruhban sınıfı yasaktı. Hatta ilk Müslümanlar, Hz. Muhammed'in bir isteğiyle ilgili farklı fikirleri olduğu zaman 'Ey Muhammed, söylediklerin Allah'ın emri mi yoksa senin sözün mü?' diye sorarlardı. Eğer Allah'ın emri değilse kibarca karşı çıkarlardı. Çünkü İslam dinine göre sorgulanamaz tek şey, Hz. Muhammed'in peygamberlik kimliği ve bu kimliğe bağlı olarak insanlığa ilettiği dinî emirlerdi. Dolayısıyla onun kişisel görüşleri tartışmaya açıktı. Müslümanlar, Hz. Muhammed'in şahsî fikri olan Hudeybiye Antlaşması emrine veya Hendek Savaşı stratejisine işte bu yüzden itiraz edebilmişlerdi. Günümüzde ise bırakın peygamberi sıradan bir din hocasından duyduğu bilgiyi sorgulamanın dinden çıkmak olduğunu zanneden geniş bir kitle bulunmaktadır.
Sayfa 118 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
Orta Çağ'ın sonlarına doğru Avrupa'da ortaya çıkan krallar, kendilerine asker sağlayan kavimlere arazi vermeye başladı. Bu uygulamanın tüm Avrupa'yı kuşatmasıyla ekonomik, toplumsal ve siyasi güç arazi sahiplerine geçti. Lord, dük, kont, baron gibi sosyolojik yapılara serpilen bu sınıfa Aristoteles'in isminden esinlenilerek aristokrat, yönetim biçimine ise aristokrasi gibi sevimli isimler verildi. Ancak madalyonun diğer yüzü, bir ailenin çalışmadan yaşaması için binlerce ailenin yaşamadan çalıştığı düzeni ifade ederdi. Bu aristokrat kavimler arasındaki Franklar ise Avrupa ulusları üzerinde öyle kalıcı etkiler bıraktı ki euro tedavüle girene kadar Belçika, Lüksemburg ve Fransa gibi ülkelerin parasında 'frank' yazılıydı. Her şeye rağmen 9.000 yıl süren tarım ekonomisi döneminde, en üst gelir seviyesindeki bir insanla, en alt seviyede kazanan arasındaki gelir farkı ortalama üç kattı. Bu parite, Sanayi Devrimi'yle 150, teknoloji devrimiyle 500 kata ulaşarak toplumsal barışın dinamiti olacaktı.
Sayfa 114 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
Bin yıl boyunca insanları mahveden parasızlık veya skolastik düşünce, belki de Avrupalıların dert edindiği son şeydi. Zira salgın hastalıklar ortalığı kırıp geçiyordu. Özellikle 1348'lerde Orta Asya'dan gelen "Yersinia Pestis" adındaki bakteri, 75 ile 200 milyon arasında insanın ölümüne sebep oldu. "Kara Veba" diye bilinen bu salgın her on İngiliz'den dördünü, Floransa nüfusunun ise yarısını yok etti. Ardınıza bakmadan kaçmak ve size yetişmemesini ummak dışında tedavisi yoktu. Heredotos, Pers Kralı'nın hijyen amacıyla gümüş yemek takımları kullandığını aktarır. Hipokrat ise gümüşün mikrobu kırdığını söyler. İşte bu yüzden salgın hastalık çıktığında, zenginler gümüş yemek takımları kullanırdı. Varlıklı ailede büyüyenlere atfen söylenen "Ağzında gümüş kaşıkla doğdu." deyimi de o günlerden kalmadır.
Sayfa 113 - Timaş Yayınları, 1. Baskı