Hilal

Metallerin ayarını belirlemedeki zorluk, ayrıcalıklı bir sınıf doğurdu. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu zamanında sikkelerin içeriğinden “sâhib-i ayâr” denilen görevliler sorumluydu. İşte “ayar vermek” deyimi bu eski altın ustalarından kalmadır.
Sayfa 79 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Bir metalin içindeki altın veya gümüş oranını nasıl tespit etmişlerdi? Değerli metalin kıymetini belirleyen ikinci faktörün, bu sorunun cevabında gizli olduğunu bilen atalarımız yine tabiata başvurdu. Her toplum, ölçüm aleti olarak kendi yöresindeki özel bir taşı denedi. Bazanit, çakmak taşı, arduvaz, akik ve yeşim taşı derken sonunda muhteşem bir kontrol aracı keşfedildi. İşte kuvars cinsi koyu renkli bu uzmana, “mihenk taşı” diyoruz. MÖ 4. yüzyıldan beri bilinen bu taşın kullanımı oldukça basitti. Önce saflık oranı bilinen metalin, mihenk taşının üzerine sürtülerek iz bırakması sağlanır. Sonra kontrol edilecek metal, ilgili taşın üzerine sürtülür ve ikisi arasındaki farka bakarak yeni metalin saflık derecesi göz kararıyla tahmin edilirdi. Mihenk taşı tabiri, İstanbullu sarrafların dünyaca meşhur olduğu günlerin şık bir anısı olarak “bir şeyin değerini belirlemeye yarayan temel kıstas” manasında Türkçeye geçti. Uzay çağına geldiğimize göre artık böylesi tekniklerden vazgeçildiğini düşünebilirsiniz ama perakende satış yapan pek çok kuyumcu mihenk taşından vazgeçemedi. Tek fark, taşın üzerindeki çiziklere göz kararıyla bakmak yerine nitrik asit dökmeleridir. Çünkü nitrik asit, altın dışındaki metalleri eritip yok ederken düşük ayarlı altının rengini kırmızıya dönüştürür. Altın denildiğinde gözümüzde sarı bir metal canlanır fakat saflık oranı düşürülen altın, binbir suratlıdır: Mesela altına bakır karıştırınca kırmızıya, çinko katınca sarıya, nikel ekleyince beyaza dönüşür; gümüş ise altının doğasındaki sarı rengi soldurur. Ayarı düşük altınları daha sarı göstermek isteyen kuyumcular üzerine “foya” denilen bir madde sürer. Ancak bu boya zamanla dökülür ve altının gerçek rengi ortaya çıkar. İşte yalancılar için söylenen “foyası ortaya çıkmak” deyimi de buradan gelir.
Sayfa 77 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
Yüzde yüz saf altın, 24 ayardır. 22 ayar altın ise 24'de 22'si ham, kalanı bakır demektir. Örneğin Osmanlı sikkelerinin torunu olan günümüz çeyrek altını, 1,75 gram ve 22 ayardır. Başka bir ifadeyle 1,60 gramı altın, 15 gramı bakırdır. Türkçede saf altını tanımlayan “som” sözcüğü ise hâlen Kırgızistan ve Özbekistan'ın millî parasıdır.
Sayfa 77 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
Musevi inancı gereği, Roma İmparatorluğu'nun parası Süleyman Tapınağı'nda geçmezdi. Çünkü Yahudilerin düşmanı olan Pagan imparatorunun resmi vardı. Hahamlara göre bunlara kirli para olduğundan ibadethaneye sokulamazdı. Yarım onsluk gümüşten üretilmiş temiz ve kutsal sikkelerden fazla yoktu ve olanların tamamı din adamlarının kontrolündeydi. İbadet etmek isteyen Yahudiler tapınak veznesine gidip kirli paralarını, kutsal şekelle değiştirmek zorundaydı. Elbette ki bunun için ciddi bir fark öderlerdi. Sonra da tapınağın diğer tarafına geçerek kurban ya da sadaka ibadetlerini yerine getirirlerdi. Onları ödevlerini yapmanın rahatlığıyla evlerine dönerken din adamları da pazarın kaldırabileceği en yüksek fiyatı almaya devam ederdi. Ta ki Hz. Davud soyundan gelen İsa peygamber ortaya çıkana kadar... Hz. İsa, üç büyük dinin kutsal kabul ettiği tek mekân olan Mescid-i Aksa'da çevrilen dolabı hazmedemiyordu. Bu işlemin faiz olduğunu ve yapmamalarını tembihlerdi. Dinî duyguların istismar edilmesine seyirci kalmayıp hemşerilerini defalarca uyardı. Ancak hahamların kurduğu sistem öylesine kârlıydı ki kimseyi caydıramadı. Bir gün dayanamadı ve faize bulaşmış din tüccarlarını kovdu. Yaşamı boyunca güç kullandığı tek olay, hayatına mal olacaktı. Tezgâhı bozulan hahamlar, Roma İmparatorluğu adına Filistin Valisi Pontius Platus'a giderek Hz. İsa'yı şikâyet ettiler. Pontius Platus, Hz. İsa'yı tanırdı. Üç senelik peygamberliğinde parasal sisteme müdahale etmediğinin farkındaydı. Örneğin peygamberliğini kabul eden küçük bir kitle, Roma İmparatorluğu'na vergi ödemeye devam edip etmeyeceklerini sorunca dinarların üzerindeki Sezar resmini göstererek “Sezar'ın hakkını Sezar'a verin.” demişti. İddiaların düzmece olduğunu bilen Pontius Platus, göstermelik de olsa Hz. İsa ile görüştü ve
Sayfa 73 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
Arpa gibi çuvala konmayan, bira gibi kaseye dökülmeyen altını nasıl tartmışlardı? Modern terazileri olmadığına göre ortak ölçü birimleri nasıl bir şeydi? Her zamanki gibi tabiata başvurup arpa, harnup, buğday veya hardal tanelerini ölçü birimi yaptılar. Harnup adıyla bilinen keçiboynuzu çekirdeği, hiç kuşkusuz diğerlerinden farklıydı. Nerede yetişirse yetişsin her biri 0,8 gramdı ve ağırlığı asla değişmezdi. Sıcaktan, soğuktan hatta sudan bile etkilenmezdi. Evrendeki en küçük ölçü birimi bulunduğuna göre harnup ile tartılan paralar dünyanın en küçük tartı parasıydı. Dört çekirdeğin ağırlığı 3,2 grama eşitti. Harnup çekirdeğinden esinlenerek ulaşılan bu ölçü, kısa sürede Mısır ve çevresinde kullanılan (dirhem isimli paranın standardı oldu. Dirhemin dörtte birine yani her bir çekirdeğin ağırlığına 'denk', denkin dörtte birine 'kırat', kıratın dörtte birine ise 'fitil' denirdi. İşte 'burnundan fitil fitil getirmek’ deyimi de ufak ufak zarar vermek anlamını bu ölçüden almıştır. Abdülmecit döneminde basılan mecidiye isimli altın sikkeler ise dokuz çekirdek ağırlığında yani 7,2 gramdı. Halktan birinin bu paraya sahip olabilmesi görülmüş şey değildi. Dolayısıyla şık giyimli insanlara mecidiye altını gibi parlıyorsun anlamında 'iki dirhem bir çekirdek’ denmesi de keçiboynuzu ölçüsünden kalma bir hatıradır.
Sayfa 71 - Timaş Yayınları, 1. Baskı