Hilal

Tanrısal makama en yakın eylem kabul edilen “düşünmek ve sorgulamak” dinsizlik yaftasına maruz kalınca bilim üretilemedi. Bilim olmayınca teknoloji geriledi. Paranın mıknatısı olan teknoloji kaybolunca İslam dünyası ithalata yönelerek fakirleşti. Fakirlik, sanki bulaşıcı bir illet gibi her Müslüman’ın evine girdi. Yoksulların hukuki zemini önemsemesi ve keskin yönlerini sanatla törpülemesi ise zaten hayaldi. Akıl yürütmeyi bırakan Müslüman coğrafya felsefe, bilim, teknoloji, para, hukuk ve kültür halkalarıyla birbirine bağlanan uygarlık döngüsü yolundan saparak dogma, hurafe, ithalat, borç, despotizm ve hamasetten oluşan ilkellik döngüsü bataklığına girdi. İşte o günden sonra fersude para gibi yere çalınan kaliteli yaşam yerine ölüm yüceltildi, varlık yerine yokluk kutsandı; dinin yerini gelenekler aldı, mantık yerine duygular ululandı; insanlığa ne katarımdan ben ne kazanırıma gelindi ve Doğu'nun avucundaki bilim meşalesi Orta Çağ karanlığından sıyrılmaya çalışan Batı'ya geçti.
Sayfa 38 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Adını bilim tarihine yazdıran herkesin durumu aynıydı. Hepsi şeffaf ve özgür bir ortamda çalışıyor, farklı görüşlerden beslenip serbestçe tartışıyor ve birikimlerini gelecek kuşaklara devrediyordu. Hepsi birbirini takip eden bir zincirin halkasıydı. Newton 'Başarılıydım çünkü devlerin omzunda oturuyordum,' sözüyle fikir alışverişi yapabildiği otuz üç arkadaşını işaret ediyordu. Michelangelo'yu düşünün! Bitişik stüdyoda Leonardo ve Raphael çalışırdı. Einstein ile Popper, David Hume ile Adam Smith sürekli mektuplaşırdı. Napoleon'dan sonraki en ünlü kişi olarak tanımlanan Humboldt da modern coğrafyanın temellerini böylesi bir tutkuyla atmıştı. Darwin'den Goethe'ye, Bolivar'dan Jefferson'a kadar etkilemediği insan kalmadı. Öldüğünde, o günün temel iletişim aracı olan mektupları sayıldı. Sadece bilimsel yazışmaları elli bin taneydi. Şimdilerde ise “alan körlüğü” denilen farklı disiplinlerin ihmal edilmesi yetmezmiş gibi akademinin erdemleri arasında sayılan diyalektiğin sekteye uğramasıyla ünvanların bilgelik zannedildiği kısır bir döneme girildi.
Sayfa 37 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
Miletli Thales, Mısır medeniyetinin düşünsel aklını Anadolu'ya taşımakla kalmayıp bir problem karşısında tanrılardan mesaj beklemek yerine, ispat edilmiş olgulara göre davranma fikrini ortaya atmıştı. Thales'in bu duruşu, Yunanlı düşünürlere de ilham kaynağı oldu. Ancak başta Sokrates (MÖ 469-399) olmak üzere Atinalı filozoflar yazmak yerine konuşmaya meyilli kimselerdi. Doğu coğrafyasının Eflatun adıyla tanıdığı Platon ise hocası Sokrates'ten öğrendiği ilkeleri sistemleştirip yazıya döktü. Böylelikle Thales'ten 200 yıl sonra evrendeki ilk akademiyi kurarak bilgiden bilime geçişin temelini attı. Gerçek bilgiye ulaşmak için deney ve gözlemden ziyade düşünmeyi önemsemesine rağmen o kadar değerli fikirler üretti ki ‘düşünsel boyut' manasındaki ‘platonik’ sözcüğü onun isminden türetildi. Platon'un tartışma meclislerinin vazgeçilmezi ise şaraptı. Eski Yunancada 'birlikte şarap içmek’ anlamına gelen ‘symposion’ kelimesi önce Latinceye, oradan Türkçeye geçti ve bilimsel ağırlıklı toplantılara sempozyum adı verildi.
Sayfa 35 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
Uygarlık yolculuğu, bir yönüyle de tapınma arayışı tarihidir. Tek tanrılı dinler, öncekileri sahneden indirirken her büyük dinin mensupları yeni tanrılar üretmekten çekinmedi. Yahudilerin Buzağısı, Hristiyanların Azizler'i gibi yalnızca putların ismi veya şekli değişiyordu. Yüz binden fazla peygamberin sonuncusu olan Hz. Muhammed'in yaşadığı toplum da putperestti. Hatta ortalık puttan geçilmezdi. Ancak Lât, Uzza ve Menat'ın yeri bambaşka olmalıydı zira 23 yılda parça parça inen Kur'an-ı Kerim sadece bunların adını zikretmişti. Necm Suresi'nde 'Onlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimden başka bir şey değil!' ifadesiyle insanlığı uyaran Allah, neden sadece üçünü saymıştı? Bu sorunun yanıtı, anılan isimlerin etimolojisinde gizlidir. 'Lât' tabiri ilah kavramından türetilmiş olup mutlak otoriteyi temsil eder. 'Uzza' tabiri kuvvet veya itibar manalarına gelir. 'Menat' ise money ve manat tabirleri gibi Latince kökenli moneo sözcüğünden türemiştir. Money kelimesi, zamanla paranın evrensel mottosu olurken aynı kökten gelen manat sözcüğü ise sikke anlamında Rusçaya geçerek Çarlık Rusyası'nın para birimi oldu. Bugün de Azerbaycan ve Türkmenistan'ın para birimidir. Demek ki Müslümanlar'ın kutsal kitabı, Lât isimli putla egemenlik ve saltanatın; Uzza isimli putla güç ve itibarın; Menat isimli putla da para ve servetin sonsuza kadar yaşayacağına dikkat çekiyordu. Gerçekten de sokaklardaki binlerce putu yıkmayı başaran insanlık özellikle bu üç putu kalbinden söküp atmakta zorlanacaktı.
Sayfa 32 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
Aydınlanma Çağı düşünürlerinden ve tarih epistemolojisi alanındaki ilk taslağın sahibi İtalyan Giambattisa Vico, “Bütün tarihsel ve toplumsal yaşam, insanların doğaya ve kendilerine egemen bir tanrıyı gözeterek yaptıkları düzenlemelerle doludur.” der.
Sayfa 31 - Timaş Yayınları, 1. Baskı