Şimdi bu kitabı okumayı nasıl hep ertelediğimi ve sonunda nasıl okuduğumdan bahsedeceğim. Bildiğiniz üzere Oğuz Atay' ın sadece 7 kitabı var. Hepsini yıllara dağıtarak daha geniş bir kapsamda bitirmek istesem de birkaç yıl içinde bittiler maalesef. Herkesin kendine yakın gördüğü bir ya da birkaç yazar vardır benimki de işte Oğuzum Atay <3 Kendisini ve kitaplarını çok seviyorum. Bundan kaynaklı da anlaşılmak istediğimde, üzgün olduğumda ya da yanıma bir destekçi aradığımda elim hep Oğuz Atay kitaplarına gidiyor. İşte bu sebepten ötürü son okuyacağım kitabı satın almayıp bir de üzerine kendi kendime totem yapmıştım. Bir aralar umutsuz bir romantik olduğum için totem olarak da hayatıma giren kişi bana bu kitabı alır diye düşünmüştüm. Özellikle erkekler bu tarz ince şeylere dikkat etmediği için kitapların hepsini bitirmeyi ertelerim diye düşünmüştüm ki işte hayat hiç de düşündüğünüz gibi gitmiyor. Erkek arkadaşımın hediye etmesiyle kitabı okumamak için sadece 4 ay dayanabildim :D Bence yine iyi dayandım.
Kitaba gelecek olursak ana karakterimizin Oğuz Atay kitaplarında genel olarak gördüğümüz etrafına ve toplumsal rollere yabancılaşması anlatılmaktadır. Ana karakterimiz de bir yerden sonra pasif olmaktan çıkar ve eyleme geçme kararı alır. . Bu yabancılaşma, duygusal ve toplumsal çatışma ile dolu bir içsel yolculuk hikayesiydi.
Oğuz Atay'ın sistem eleştirilerini gerçekten çok keyifli buluyorum, ironilerine bol bol gülüyorum. Keyifle okurken kitabı bitirdiğimdeki hüznü size tarif edemem. Artık Oğuz Atay kitaplarının sonuncusunu da okumuş oldum ve içim kocaman bir boşlukla doldu. Bu boşluğu Oğuz Atay kitaplarını tekrar okuyarak doldurmayı düşünüyorum ve sözlerimi bir alıntı ile bitiriyorum.
"Duygusal bir hesaplaşmaya girmiş olmaktan da ürküyorum. Peki ne istiyorsun?
En son gecen yıl Yüzyıllık Yalnızlık okuduktan sonra tekrar Marquez'in dilini tatmak aşırı keyifli oldu. Şunu da söylemeliyim kitabın puanı 6.7 olunca ortalama bir şey bekliyordum ama ben hikayeleri aşırı beğendim. Sadece hikaye isimleri bile o kadar güzel ki bu sihirli dünyayı yarattığı için Gabriel' e sonrasında ona nobeli layık gören zevk sahibi komite üyelerine sevgiler saygılar :D
İlk hikaye 'Kocaman Kanatlı İhtiyar Adam' tam bir giriş öyküsü idi bence. Ben bu hikayeyi de çok çarpıcı buldum. Netflix mini dizi yapsa herkes soluksuz izlerdi diye düşünüyorum. Melek karakterine çok üzüldüm okurken ve şeyi düşündüm en son , kendinden her şeyi kaybettiğinde özgür oldu. Güzelliğini, çarpıcılığını, tüylerini, renklerini... Bazen özgür olmak için yıpranmak ve kendimizden bir şeyler feda etmemiz gerekiyor. Bu fikri bu şekilde anlatmış olmasından hem etkilendim hem duygulandım.
İkinci hikaye ise koku duyunuza hitap eden bir hikaye idi. 'Yitirilmiş Zamanların Denizi' hikayesi neye inanmamız ya da neye inanmamız ile mi alakaydı? Bilemiyorum ama okurken tarif ettiği kokuları benim de hissetmiş olmam sanırım beni de inananlardan biri yapıyordu.
'Dünyanın Boğulmuş En Güzel Adamı' üçüncü hikayemiz idi. Hani 5-6 sayfada ölüm- yaşam sorgulamaları, bir yere ait olamama vb konularını bu kadar güzel ve büyüleyici işlemesi işte Gabriel Garcia Marquez ' in kalemi arkadaşlar <3
'Aşkın Ötesindeki Sürekli Ölüm' hikayesi bana Yüzyıllık Yalnızlık kitabındaki bazı sahneleri hatırlattı ki zaten kitabın arkasında hikayelerin Yüzyıllık Yalnızlık kitabının bazı bölümlerinden esinlenerek ortaya çıktığı yazıyordu.
'Hayalet Geminin Son Yolculuğu' hikayesi sanırım aklımda en az kalan hikayelerden olay akışı nasıldı hatırlamakta zorlanıyorum sadece gemiye ne olduğunu hatırlıyorum o yüzden benim için bu hikaye kitapta en az sevdiğim
Bazı kitaplar vardır neden daha önce okumadım dedirtir. İşte Toprak Ana... Yani okurken bu kadar kalbimin sızladığı, heyecanla şimdi ne olacak diye beklediğim, kötü anlarda umudumu yitirmediğim bir kitap olmamıştı. Bu incelemeyi de bu kadar geciktirmemin sebebi de kitabın beni gerçek anlamda çok etkilemesi idi. Bu yıla daha yeni başlamışken hemen sayaç tutmaya başladım. Ağlama sayacı.. Yılın ilk ağladığım kitabı oldu. Yani şu an bile ne yazsam o kadar bilemiyorum ki uzun uzun iç geçiresim geliyor işte kitap tam da böyle hissettiriyor.
Şimdi kitaba gelecek olursak; bir köy hayatında Tolganay karakterimizin ve ailesinin başına gelenler anlatılıyor. Eşi ile birlikte tarla ekip sürerek geçimlerini böyle sağlıyorlar. Aslında tüm köy böyle sağlıyor. Tabi hayvancılıkla falan da ilgileniyorlar. Lakin ana geçim toprak- toprak ana... Daha sonraları bu çiftin çocukları oluyor. Çocuklar da büyüyor derken savaş patlak veriyor. Bu savaşın getirdiği kayıplar, ölümler, zorluklar...
Buna rağmen sevginin aşkın bitmemesi...Ya arkadaşlar yıkıldım ya okurken.. Sadece kitapta merak ettiğim ve gıcık olduğum tek bir olay var ki zaten yazarımız onu da açıklamıyor. Ben de tabi hala merak ediyorum maalesef ki... İncelemeye geri döneceksek en iyisi mi kitabı okuyun hiç burada vakit kaybetmeyin. Kısacık bir hikayede beni böyle büyülediği için Cengiz Aytmatov' a en derin saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum. Sevgiyle Kalın..
Toprak AnaCengiz Aytmatov · Ötüken Neşriyat · 202277,9bin okunma
Yıllardır kitaplığımda okunmak için bekliyordu ve geçen ayın en favori kitaplarından biri oldu benim için. Mihail Bulgakov, en sevdiğim yazarlardan biridir. Bu kitabını da bu kadar geç okumamın sebebi aldığım duyumlar idi. Herkes zor ve karışık bir kitap olduğundan bahsediyordu. Lakin arkadaşlarım; kitap karakter çokluğu, Rus roman olmasının getirdiği hitaplar ve zaman atlamaları haricinde okunması gayet kolay bir kitap... Hatta okurken o kadar eğlendim ki anlatamam. Mihail Bulgakov' un döneminde böyle bir kitap yazması gerçekten çok zekice ve belki de bu yüzden hükümet ile ilgili bazı sıkıntılar yaşıyordu. Kendi döneminde edebiyat camiasına da pek alınmıyormuş yani zar zor tiyatro kısmında boy gösterebilmiş. Stalin'e Mektuplar' ı okuyanlar bilir Bulgakov eşi ile yurt dışına çıkmak için defalarca mektup yazmasına rağmen her seferinde reddediliyor. Ah Bulgakov'um benim...
Usta ve Margarita' yı yazarken yayımlamak için yazmıyormuş hatta kendine not bırakmış ölmeden kitabı bitir diye :( En iyi eserlerinden biriyle tanınamamak gerçekten çok kalp kırıcı... Kitabı yazarken bir yandan sağlığı kötüye giderken, uykusuzluk çekiyormuş. Bu sebeplerden kaynaklı kendini yalnız hissettiğini bir arkadaşına mektupta şöyle dile getirmiş:
“Yalnızlık korkusu; şimdiye kadar hiç böyle berbat bir şey yaşamamıştım ya da bir başıma kalma korkusu desem daha doğru. Bu o kadar midemi bulandırıyor ki bir bacağımı kesmelerini tercih ederim.”
Kitaba gelecek olursak hem siyasi hem de dini eleştiriler hat safhada... Yani hiciv biri olsa Bulgakov mu olurdu acaba? Kitapta en sevdiğim şey böyle sıkıcı konuları eleştirel ve absürt komedi ile aktarılmasıdır. Şeytan'ın Moskova sokaklarında gezmesi, domuz büyüklüğünde iki ayağının üzerinde yürüyebilen-konuşabilen kedi ( Behemot), şairlerin delirip donla parti basması, Margarita'nın gel
Usta ve MargaritaMihail Bulgakov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202510,1bin okunma
" Ben bu kitabı yarın öldürülecek bir kadınmışım gibi son nefesimle yazdım."
" Ben bu kitabı yarın bir kadın daha öldürülmesin diye yazdım."
" Ben bu kitabı toplumsal duyarlılığa mütevazi bir katkı sunmak için yazdım."
Ah nasıl başlasam bilemiyorum. Bu kitaba inceleme yazıp yazmama arasında çok kararsız kaldım. Eğer birkaç bir şey söylemeseydim içimde kalırdı. Yukarıda yazarın bu kitabı neden yazdığına dair birkaç cümle yazdım. Son söze gelince yazarın kendisinin de şiddetli geçimsizlik dolu bir evde büyüdüğünü öğrendim. Bu da bu kitabı yazmasına sebebiyet veren olaylardan biriymiş.
" Her sabah bir kabusa uyanıyoruz"
"Erkekler ava çıkmış gibiler."
" Bazı kendini bilmezler de kadınlara deli diyor ya ben deliriyorum. Her şey ayan beyan ortada, deli olan erkekler..."
Hatice Meryem kitaba başlarken bize 7-8 tane cinayet öyküsü anlatıyor. Okurken tüyleriniz diken diken oluyor. İlk hikayeden son hikayeye kadar hepsi aklımda, en kötü olan durum ise hikayelerin benzerlerini ya da aynılarını her gün görüp duyuyor olmamız. Yani bu yüzden kimseye bu kitabın ağır geleceğini düşünmüyorum. Instagram' da twitter da her kaydırdığımızda, tv deki haberlerin yüzde sekseninde gazetede üçüncü beşinci sayfalar bunlarla dolu.
Yazarımız da buna tepki göstermek için farklı bir yöntemle yazmış hikayelerini. Hikayelerini anlatırken erkek bakış açısıyla anlatmış. Taa en başından cinayet işlene kadar, o erkek iğrenç kafasının içinde neler neler düşünmüş, hepsini okuyoruz hepsini. İlk başta bana da garip geldi bu durum ama yazar kitabın son sözünde bu durumu açıklıyor. "Öykülerim ile şiddeti çoğaltmaya çalıştığımı söyleyenler olacak, bu cinayetlere gözünüzü kırpmayın. Ben sadece size katil bir erkek zihniyetini anlatmak istedim."
Yazarımız diyor ki suçlu erkek değil ERK' tir. Sadece öldürerek