Bir zamanlar, dost olduklarını düşündüğü yılanla eşitlik içinde birkaç dakika geçirmişlerdi. O yılanı tutsak etmişti ama yılan da cezasını vermişti bu tutsaklığın. Buna karşılık kendi, gücünü göstermeye kalkıp yılana herhangi bir şey yapmadığı gibi yılan da, ona dokunmamıştı salıverince. Balıksa, dostluktan öteye geçmek istediği için sürekli tırmanıyor, kolunu azar azar yutuyor, omzuna yaklaşıyor; yuttukça da büyüyor, ağırlaşıyordu.
Balık ağırlaştıkça, bu yükü sevdiğini anlıyordu balıkçı; ağırlığın arttığını duydukça, içinden kaynayan, üreyen bir ısıyla, kendini de balığı da ısıtabiliyordu. Yavaş yavaş balığın dilinden anlamaya başladığını sezdi. Kim bilir, belki de balıktı balıkçının dilinden anlamaya başlayan. Uzun sözün kısası, yavaş yavaş, anlamaya başlıyorlardı birbirlerini.
Balık “uyu gene,” diyordu ona. “Hazır değilim dediğin için giremedik karanlığın içine; ölümden korktun. Oysa ölümle bir araya gelmeden, acılar çekip parça parça olmadan, gönlün tazelenmez, yeniden doğamazsın.”
“Seninle her yere giderim,” diyordu balıkçı. “Ama hazır değilsem bir şeye, seninle bile gitsem, neye yarar?” Ne ki, kendi gönlü bile kanmıyordu, balığa bu söylediklerine.