Bir gün kompozisyon yazıyoruz. Düz beyaz kağıdın altına sütannemin cetvelle ve tükenmez kalemle çizdiği çizgili kağıdı koyup yamuk yazmamaya çalışarak, dolmakalemle yazıyoruz. Dolmakalemlerimizi amcam aldı, ikimize de birer tane kalem , birer şişe mavi , birer şişe de kırmızı mürekkep. Mürekkeplerimiz sütannemin vitrininde duruyor. Doldurmak istediğimizde ona veriyoruz , kırtasiyeci titizliğiyle dolduruyor . Aman çocuklar damlamasın, çıkmıyor mürekkep lekesi dikkatli olun , diyor. Zaten ben hep dikkatli oluyorum. Her yerde . Biri bana kızmasın diye, yemek yerken , dişimi fırçalarken , evcilik oynarken , ders çalışırken hep dikkatli oluyorum. Sere serpe yaşamak ne , bilmiyorum .
Evlenmedim. Elbet bir gün onunla da ayrılacaksak, kavuşmak manasız geldi. Reyhan hanımla yaşadığım ayrılığın hazzını, bir başkasının vuslatına değişmek istemedim. Emekli olmadan önce günlerim bakanlıkta ve mezarlıkta; emekli olduktan sonra evde ve mezarlıkta geçti. Benim için her üç mekan da aynıydı zaten. Evim benim mezarlığımdı, kendimi her akşam çelik kapının kilidini üç kere çevirerek yalnızlığa gömüyordum. Bakanlık, bütün 657’lilerin kabristanıydı zaten, çoğumuz devletin sigortalı ölüleriydik.
Onun üstünde hiç bir hak iddia edemezdim, bunu biliyordum. Ama yalnız bir yaşamda , bir başka ruhun sizinkinin yanına damladığı ender anlar vardır, yıldızların senede bir defa yeryüzüne sürünüp geçmesi gibi. Daidalos da benim için öyle bir takımyıldızdı.
Bana müsamaha gösteriyordu çünkü onu eğlendiriyordum ama eğlencenin ne zaman sona ereceğini bilemezdim. Bir engereğe avucunuzdan yemek yemeyi öğretebilirsiniz ama ısırma arzusunu içinden söküp alamazsınız.