Erkekler aslında öyle az şey ister ki . Her biri kendini -tövbe ya Rabbim... -bir çeşit Tanrı sanır ha ... İşte buradan tutacaksın erkeği . Azıcık poh poh...
Düşüncelerden bahsediyordu: ne kadar hafiflermiş, nasıl anında yükselirlermiş, hiçbir şey bulandırmaz, hiçbir şey dayatmazmış onları. "Ama onları acı yapan da bu değil midir?"
"Acı? Hafifçe acı."
Belki de insanın en büyük çaresizliği burada başlar. Yaşamak bazen yalnızca nefes almak değildir, iz bırakmaktır. Birinin sabah kahvesine karışmak, bir başkasının çocukluk anısında yer etmek, bir dostun en karanlık gününde omzuna dönüşmektir. Ve sonra bir gün gitmek...
Gitmek, sanıldığı kadar sessiz değildir.
Ölüm, yalnızca bir bedenin dünyadan çekilmesi değildir, bir sesin eksilmesidir. Bir daha açılmayacak bir kapı, cevap vermeyecek bir telefon, yıllar sonra bile kalabalığın içinde aranan bir yüzdür. İnsan öldüğünde kendisiyle birlikte gitmez yalnızca aslinda birazını da geride bıraktığı insanların kalbine gömer.
Belki bu yüzden kimsede travma bırakmadan ölmenin bir yolu yoktur. Çünkü sevgi, bedeli acıyla ödenen bir mirastır. Ne kadar çok sevilmişsen, yokluğun o kadar ağır olur. Ne kadar çok dokunmuşsan bir hayata, çekildiğinde o kadar büyük bir boşluk bırakırsın.
İnsan bazen ardında hiçbir enkaz bırakmadan kaybolmak ister. Kimsenin gözyaşı dökmediği, kimsenin geceleri tavana bakıp adını fısıldamadığı bir vedanın mümkün olmasını diler. Ama o zaman da gerçekten yaşamış sayılır mıydı?