Vâkıa şu ki, bugün bize ait olan zaafları düne atfeden yaygın yaklaşım insanı bir "kader mahkûmu"na dönüştürüp kusurları kişinin kendi üstünden atarak bir bakıma 'tenzih' de ederken imtihan sırrını gözden kaçırıyor. Hayat imtihanında işaretlediğimiz yanlış şıkların hesabı başkalarının hesabına yazılıyor, bu yaklaşımla: İyi şeyler bizden; kötü şeyler ortamdan, ebeveynden, kaderden. İyileri bizzat biz yaptık, kötüleri annemiz babamız yüzünden yaptık. İyilikler bizden, kötülükler başkalarından.
'İyi insan' olmanın yolu 'ideal şartlar'dan ve 'mükemmel ortamlar'dan geçmiyor oysa. Kaderimiz anne-babalarımızın ellerine verilmiş de değil. Bizim kişiliğimizi şekillendiren asıl unsur onlar değil, onlar bizi bu kişiliğe mahkûm etmiş de değil. Aynı şekilde, çocuklarımızın kaderini ve kişiliğini ellerimizde tutuyor değiliz.
Bilakis denklemi şöyle kurmak gerekiyor: Anne-babalarımızın bize nasıl davrandığı , anne-babalarımızın imtihanıdır. Bizim imtihanımız ise o davranışları nasıl içselleştirdiğimiz, nasıl yorumlayıp şekillendirdiğimiz...
Yoksa irade denilen şey insana niye verilmiş olsun?
İrade insan yedi yaşına girdiğinde 'otomatiğe bağlanan' bir motor mudur? Yoksa asıl yedi yaşından itibaren, hele ki onbeşinden sonra kullanmaya muktedir olduğumuz bir büyük ilâhi hediye mi?
Kendimizi kader mahkûmu, şartların esiri, anne-baba kurbanı görüyorsak, bilelim ki bu düne ve bugüne dair doğru bir okuma değil.
Hoşnut olmadığımız bir halde isek başkalarının değil, kendi irademizin ya da iradesizliğimizin esiriyiz.
Ve de, kendi nefsimizin mahkûmu... kendisini temize çıkarmak uğruna -âlemlerin Rabbi dahil- herkesi ve her şeyi suçlamaya yatkın nefsimizin.
Hayır. Şu dünya hayatında asıl imtihan sorumuz, dünü nasıl yaşadığımız değil; dün