Sen, dedi, yakın atalarından birisine benziyorsun. O da Osmanlı’yı anlatacak resimler ve ressamlar istemişti. Haksız değildi, dedim. Minyatürlerde ne kadar donuk, ne kadar susmaktı, ne kadar hep birbirinin aynısınız. Öyleydik de, dedi ders verir bir eda ile. Bizim içimizde sizin gibi fırtınalar yoktu. Müslüman sanatçı Allah’ın yarattığının bir benzerini yaratmaktan ve onu açıklamaktan şiddetle kaçınırdı.
Bunu sen de derslerinde defalarca söylemedin mi? Sustum, devam etti. Peki onca özlemini çektiğin medeniyet neydi, düşün, bu suskunluk değil mi? O medeniyet bizi, biz o medeniyeti sürekli doğurmadık mı? Eğer ben senin arzuladığın gibi bir Hugo olsaydım,
Levnî minyatür değil de derinlikli manzaralar yapsaydı, biz, biz olur muyduk? Bütün o Itrileri, Selimi Salisleri, Dedeleri, Galibleri, Fuzulileri besleyen ve yaratan ne?
Fark edince gülün, denizin, yağmurun ve bulutun hayatımızdan ansızın çekip gitmiş olduğunu. Fark edince sisin artık bize bir şey söylemez olduğunu. Öğrenince gemilerin de gün gelip hikâyelerini terk edebileceğini.
Elimizden alınması imkânsız gibi görünen tek şey olan geçmişi yitirmiş olduğumuzu bir kez daha fark edince.
Anlıyorduk ışığın sönmüş olduğunu.
Tıpkı ölmek gibi yaşarken ölmenin de ancak kendi nefsimizde tecrübe edebileceğimiz ve asla şiirlerden öğrenilemeyecek bir şey olduğunu öğrenince, ödünç ek fiillerle bağlanınca yaşama.
Anlarız yine yanlış dileği tutmuşuz büyülü suyun başında. Oysa, Yâ Rabbi bize saf olanı ver, demeliymişiz, kendi kaybolsa bile geçmişi yok olmayanı. Bunu vermezsen bile, demeliymişiz, bize içimizdeki hallere tercüman olacak lisanı ver. Yine yanlış dileği tutmuşuz da büyülü suyun başında, ışık sönünce apansız kalakalmışız.