Yıllar boyu periyodik olmayan aralıklarla sokakta bulduğum bütün hayvanları eve getirdim. Bizimkiler, bakımlarını üstlendiğim sürece böyle şeylere hiç ses çıkarmaz. Çıkarmazdılar yani. O ineği niye istemediler anlamıyorum. Bu olay biraz hırçınlaşmama neden olmuş olabilir. Doktor olan sîzsiniz, psikanalizinize karışmak istemem. İnek vakasından yaklaşık iki ay sonra erkek kaçırdım. Bir gün kampa bir çocuk geldi, ailesiyle tabii. Beş yaşlarında filanım. Çocuk da olsun olsun altı. Ama nasıl yakışıklı, nasıl yeşil gözlü anlatamam. Âşık oldum ben buna, tuttum eve getirdim. Baba peki bu bizimle kalabilir mi? Babam kısa süreli bir kilitlenme sendromu yaşadı. O ara çocuğun ailesi kapıya dayandı, olay büyüklerin yargısına intikal etti. Hukuk her yerde işte. Akabinde çocuk ailesine teslim edildi. Sevenleri ayırdılar. Böyle bir başlangıçtan sonra aşk hayatımın berbat olmasına şaşmamalı.
Yoğun baskılara dayanamayıp dokuz aylıkken konuştum. Konuşmak, bebeklik örgütüne ilk ihanettir. Çözülmektir yani. O andan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Babam, ilk olarak “baba” dediğimi iddia ediyor. Oysa ben “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” dedim. Ama içimden. Ebeveynlerin her şeyi bilmesi gerekmez.
Aslında ağrı dediğimiz mekanizma beynimizin bizi uyarmak için kullandığı son çareydi. Sonuçta insanın her şeyi erteleme alışkanlığı düşünüldüğünde beynimizin böyle bir mekanizma geliştirmiş olması çok mantıklıydı. Mesela diş ağrısı. Sonuçta hepimizin bir diş fırçası vardı ve beynimiz, kibar biri gibi bize yatmadan önce dişlerimizi fırçalamamız gerektiğini her zaman hatırlatırdı. Ama kimin umurundaydı ki. Zaten tatlı bir uyku gelmişti. Durup dururken uykuyu kaçırmanın anlamı olmazdı. İşte tüm bu sürecin sonunda beynimiz nezaketten anlamadığımızı gördüğü için öyle bir diş ağrısı verirdi ki bize, ne olduğunu şaşırırdık ve artık gündemimiz tümüyle bu sorunu çözmek üzerine olurdu. Yani ağrı beynin bir nevi kırmızı alarmıydı. Siz bu sorunu çözmedikçe de beyninizde alarmlar çalıp duracaktı. Çünkü tembel insanı harekete sadece böyle geçirebilirdi. Ama insanın tembelliğe olan aşkı o kadar büyüktü ki bu motivasyon ağrı kesici diye bir şey keşfetmesine neden olmuştu. Belki de birçok insan ağrı kesicinin ağrı etkenini ortadan kaldırdığını sanmaktaydı. Oysa ağrı kesicinin tek yaptığı şey ilgili ağrı sinyalinin beyne gitmesini önlemekti. Çünkü beyniniz bu durumu fark ederse tam anlamıyla başınızın etini yiyecekti. Yani hırsıza karşı uyarmak için kurulmuş alarm sisteminde ağrı kesicinin yaptığı şey hırsızı gördüğünde alarmı kapatmaktı, başka bir şey değil. İşte beynin asla aklına gelmeyecek olan şey, sizin beyninize yapacağınız bu ihanetti.
Bir kere çıktığınız eve geri döndüğünüzde artık orası sizin eviniz olmuyor. Size ait eşyalar, size ait hatıralarla dolu olsa da benim evim diyemiyorsunuz. Evim neresi bilmiyordum.
Yok sayınca yok oluyor çok şey, her şey değil. Gözlerimi kapatınca kör olabiliyorum aslında. Ama karanlığı gördüğümü varsayıyorum bu sefer de, görmemeyi gururuma yediremiyorum. Tuhaf yani.