A.

A.
Martin ama Edemeyen Que sera sera... Hoşuma giden paylaşımları beğeniyor ve takip ediyorum. Etkileşim için takibe gerek yok Film Arşivim: simkl.com/7456051/movies/...
Ishak'ın gerçeği eksiksiz olarak anlattığından emin değilim. En azından kendisine itiraf edebildiği kadarını anlattığından zerre kadar kuşkum yok. Bundan fazlası için yeteri kadar güç bulması kolay değil, sadece İshak değil, hiçbirimiz o kadar cesaretle bakamıyoruz hayatımızda olup bitenlere. Gerçeğin ölümcül yüzüne muhatap olma zarureti ortaya çıktığında hayatta kalabilmek için, tahammül sınırlarımızı genişleten çareler bulmaya çalışıyoruz. Yalanlar, unutmalar, yok saymalar, reddedişler ve bunlara benzer başka şeyler. Gizledikleri için birilerini ayıplayacak en son kişi benim bu dünyada.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Yusuf hayatında bir gün bile kendinden şüphe etmemişti. Dünyada her şeyi yapabileceğine inanıyor, gelecek günlerden korkmuyordu. Onu üzen bugündü. Devam etmemesi icap ettiği halde sürüp giden bu hayat, onun nefsine olan itimadını da kemiriyor ve içinde şüpheler uyandırıyordu. Bazen kendi kendine: "Niçin ben hiçbir şey değilim?" Diye sorar ve buna kandırıcı bir cevap bulup veremezdi. Kendisinin dünyaya bir iş için geldiğini müphem bir şekilde hissediyor, fakat bu işin ne olduğunu bilmiyor ve etrafında kendisine "Bu benim işim!" dedirtecek bir şey göremiyordu. Yusuf bunları tahlil edecek seviyede olmamakla beraber, "yerini bulamama"nın azabını bütün teferruatıyla duymakta idi.
Susuz olduğu için kimseler gelip geçmiyordu yanından.
Yaz tatillerinde bir hevesle babamın yanına gittiğim zamanlar, ailenin içine girebilmek için çırpınır, bu çırpınmalar fayda etmeyince başımın çaresine bakmaya başlar, kendi kendime vakit geçirebilmek için türlü uğraşlar peşine düşerdim. Bir sürü oyun icat ettim o dönemlerde; bazen olmadık eşyaları oyuncağa dönüştürüyordum bazen de kafamda kurduğum karakterlerle uzun uzun konuşmaya başlıyordum. Dışarıdan birileri o halimi görüp de "Sen ne diye böyle tek başına yaban gibi duruyorsun?" dediklerinde, babam "O öyle yalnız başına takılmayı sever" diye cevap verirdi. Babam yanlış biliyordu; o yıllarda zannettiği gibi yalnız başıma takılmayı asla sevmedim. Ya gerçekten bunun farkında değildi ya da kendini böyle düşünmeye zorlayarak kalbini rahatlatmayı tercih ediyordu. Sebebi ne olursa olsun doğru değildi. Yalnız başıma zaman geçirmek benim istediğim, sevdiğim, aradığım bir şey olmadı hiç. Evdekilerin dünyasına sokulabilmek, küçücük de olsa bir yer kapabilmek için bir süre didindikten sonra karşılık göremeyince başka çarem kalmadığını anlayıp pes ediyordum. Yalnızlık, seçtiğim bir hal değil, ellerimle tırnaklarımla tutunmaya çalışıp tepetaklak, yara bere içinde yuvarlandığım, suyu çekilmiş, eski bir kuyuydu. Susuz olduğu için kimseler gelip geçmiyordu yanından.
Dışarda ağaçların yapraklarını oynatarak esen bir sonbahar rüzgârı, bu ölüme mahkûm yaprakları henüz koparamıyordu. Bu minimini yeşil mevcudiyetler bile içlerinde bu kadar kuvvetli bir mücadele ve mukavemet kabiliyeti taşırlarken, kendisinin karanlık düşüncelere dalması doğru olamazdı.