Yaz tatillerinde bir hevesle babamın yanına gittiğim zamanlar, ailenin içine girebilmek için çırpınır, bu çırpınmalar fayda etmeyince başımın çaresine bakmaya başlar, kendi kendime vakit geçirebilmek için türlü uğraşlar peşine düşerdim. Bir sürü oyun icat ettim o dönemlerde; bazen olmadık eşyaları oyuncağa dönüştürüyordum bazen de kafamda kurduğum karakterlerle uzun uzun konuşmaya başlıyordum. Dışarıdan birileri o halimi görüp de "Sen ne diye böyle tek başına yaban gibi duruyorsun?" dediklerinde, babam "O öyle yalnız başına takılmayı sever" diye cevap verirdi. Babam yanlış biliyordu; o yıllarda zannettiği gibi yalnız başıma takılmayı asla sevmedim. Ya gerçekten bunun farkında değildi ya da kendini böyle düşünmeye zorlayarak kalbini rahatlatmayı tercih ediyordu. Sebebi ne olursa olsun doğru değildi. Yalnız başıma zaman geçirmek benim istediğim, sevdiğim, aradığım bir şey olmadı hiç. Evdekilerin dünyasına sokulabilmek, küçücük de olsa bir yer kapabilmek için bir süre didindikten sonra karşılık göremeyince başka çarem kalmadığını anlayıp pes ediyordum. Yalnızlık, seçtiğim bir hal değil, ellerimle tırnaklarımla tutunmaya çalışıp tepetaklak, yara bere içinde yuvarlandığım, suyu çekilmiş, eski bir kuyuydu. Susuz olduğu için kimseler gelip geçmiyordu yanından.