MARAŞ 1973, 6 ŞUBAT. annem iyi. Birlikte oturabildiğimiz yıllardaki gibi hafif ağrıları var. Hatırlıyorum, gece gündüz çocukluğun ağır gölgesi içinde bulunduğumuz yıllarda, annem aradabir elini ağrıyan bir yerine bastırarak, çocuklar, insanın burasında nesi vardır, diye sorardı. Eli safra kesesinin ya da karaciğerinin üzerinde. Evimizde her türlü musibete ve hastalığa karşı bir tek doktor ve ilaç vardı: dua ve aspirin. Daima şifa bulduk.
Küçük yeğenim iki yaşına geliyor. Hakiki ve canlı tastamam bir çocuk. Kendi kendine konuşuyor, susup düşünüyor, havada benim görmediğim bir şey görüyor, ona uzun uzun bakıyor, gülümsüyor. Göz göze geliyoruz, o, dalgın ve düşünceli o şeyi izliyorken, "yakaladın beni" uyanışı ile ışıldıyarak bakıyor, hafif, değişik bir tebessümle hemen anlaşılıyoruz. Çok sürmüyor yine kendi muhitindeki işine dalıyor. Bir kaç kez sesleniyorum. Hiç aldırmıyor. Ne kadar da kişilikli ve kendilerine hakim olabiliyorlar. Sevgiyi israf etmeden sonuna kadar devşiriyorlar bizden ve yerlerinde bir tek saniye durmadan, durmadan kımıldayarak evi dolduran sevgimize bulanıyorlar. Sonra beklenmedik anda kendiliğinden gelirler. Elini dizimin üzerine koyup ne söyliyeceğime bakarken aramızdaki yaş farkını müthiş belli ediyor. Kullandığı alfabe şimdilik yirmi harflik. Y ve R yi kullanmıyor mesela. Bu özelliğinden dolayı sık sık küçük karışıklıklar ortaya çıkıyor. Evde herkes bundan yararlanarak ona bazı kelimeleri söyletebilmek için tuzaklar kuruyorlar. Başarınca keyfediyorlar. Kendisi anlamıyor olanları, ama işin içinde bir bit yeniği olduğunu, bir tatlı terslik bulunduğu sezip, kendi kendine, hıkırdayan bir testi gibi gülüyor.
Ailemizin en yaşlı ferdi annemin teyzesi Duran Hatun. Geçirdiği bir hastalıktan sol gözünde, galiba gittikçe artan bir seyirme ve dilinde