Pek çok insan, Tanrı'nın dünyayı üzerinde insanlarla hayvanlar yaşasın diye yarattığına inanır. Buna bağlı olarak, insanlarla hayvanların yaşamak için suya ihtiyacı var diye ırmaklarda su aktığı iddia edilebilir. Ama burada Tanrı 'nın erek ya da amacından söz ediyor oluruz, bize iyilik etmek isteyen yağmur damlalarından ya da ırmak suyundan değil!
Harika bir akşamdı; böyle bir akşam insana ancak gençken nasip olur sevgili okur. Gökyüzü öyle yıldızlı, öyle berraktı ki, onu gören kendine sormadan edemezdi: Nasıl oluyor da böyle bir göğün altında türlü türlü suratsız, kaprisli insan yaşayabiliyor? Bu da gençlere özgü bir sorudur sevgili okur, hem de daha ilk gençliğini yaşayanlara, ama Tanrı'dan dilerim bu soru gönlünüze sık sık doğar!..
Bütün varlıklar mutsuzdur; ama ne kadarı bunu bilir? Mutsuzluk bilinci, bir can çekişme aritmetiğinde ya da Devasızlık sicilinde boy göstermeyecek kadar vahim bir hastalıktır. Cehennemin itibarını düşürür ve zamanın mezbahalarını kır şiirlerine çevirir. Hangi günahı işledin de doğdun? Hangi suçu işledin de varsın? Acın da kaderin gibi sebepsiz. Hakikaten acı çekmek, nedenselliği bahane göstermeden dertlerin istilasını kabul etmektir; çılgın tabiatın bir lütfu gibi, bir negatif mucize gibi...
Zaman'ın cümlesinde, insanlar virgüller gibi yer alırlar, sense, onu durdurmak için, nokta olarak hareketsizleştin.
Sessizlik ne kadar zalim, insan sesleri gürültülü olsalar bile ne kadar yumuşaktı? Yalnızlık ne kadar soğuk,
insanların -hasta olanlarının bile- nefesleri ne kadar sıcaktı. Hiçbir şey yapmadan durmak ne kadar dayanılmaz, hareketlilik, hatta mücadele ve çatışma ne kadar
güzeldi. Boş zaman ne kadar korkunç, sonuç başarısız
olsa bile düşünmek ve uğraş vermek ne kadar tatlıydı.