Hürriyet, “Hayır!“ demekten ibarettir.
Hitler’in işgali sırasında iken, her an reddetmek zorundaydık der Sartre. Demekki, hiçbir zaman tam anlamıyla hür olmadık. Çünkü her şeyden önce hürriyet, bir tahakküm, bir despotluk, bir baskı karşısında, zorbalığa boyun eğmeyi ret ve kabul etmemedir. Bu zorunludur. Fakat yeterli değildir. Çünkü baskı ve ezilmeye karşı basit bir direnişin dahi ileriye dönük olumlu bir projesi, bir gayesi olmalıdır ki, onun adına kölelik ve boyun eğme reddedilsin! Onun uğrunda mücadele edilip hayati bir anlam kazandırılsın!
Bana kalırsa, 1984, kuşkusuz insanlığı bekleyen bir total totalitarizm tehlikesine karşı edebiyatın bağrından yükselen bir uyarı çığlığıdır. Ama aynı zamanda, günümüz toplumlarında gücü elinde tutmak, iktidarı sürdürmek uğruna uygulanan yönetsel, dinsel, dilsel, ulusal, budunsal, ahlaksal, eğitsel baskılar, zorbalıklar, dayatmaların karanlığı içinde kulağımıza çalınan bir sis çanıdır. Orwall’ın romanı, geniş zamanlı ve evrensel olmasının yanı sıra, şimdiki zamanlı ve günceldir de. Miladi 1984 yılı çoktan gelip geçmiş olmasına karşın, 1984’ün geçtiği 1984 yılı hem içinde yaşadığımız bir karabasan hem de her an yaşayabileceğimiz olası bir korkulu düş olarak önümüzde durmaktadır. Orwell’ın yapıtını, yayınlandığı günden bu yana elimizden bırakamamamızın nedeni de bu olsa gerektir.
Orwell bu şah eserle bize günümüzdeki duyumsuzluğu, bireyciliği, karar verirken kendi kararlarımızı değil bir zihnin ürünü olan seçeneklerin doğrultusunda tercih yaptığımızı dolayısıyla tercih yapmadığımızı en uç örnekle bize anlatmaya çalışmış.