José Saramago’nun Körlük adlı eseri, insanın sadece gözleriyle değil, vicdanıyla da görmesi gerektiğini yüzümüze sert bir şekilde çarpıyor. Kitapta anlatılan körlük, aslında fiziksel bir hastalıktan çok daha fazlası; toplumun zaten içinde barındırdığı ahlaki çöküşün görünür hale gelmesi.
Hikâye ilerledikçe şunu fark ediyoruz: İnsanlar görme yetisini kaybettiklerinde değil, vicdanlarını kaybettiklerinde tehlikeli hale geliyor. Daha ilk günlerden itibaren güçlünün zayıfı ezdiği, insanların bir kap yemek uğruna onurlarını kaybettiği bir düzen kuruluyor. Bu durum, aslında körlükten önce de var olan karanlığın bir yansıması.
Kitapta en dikkat çekici karakter ise doktorun karısı. Herkesin kör olduğu bir dünyada görebilen tek kişi olarak, adeta insanlığın son temsilcisi. Onun merhameti, cesareti ve gerektiğinde acımasız olabilmesi, insanın ne kadar güçlü olabileceğini gösteriyor. Özellikle yaşanan zulme karşı koyduğu an, kitabın kırılma noktalarından biri.
Körlük, okuyucuya şu soruyu sorduruyor: Gerçekten görebiliyor muyuz, yoksa sadece baktığımızı mı sanıyoruz? Çünkü bu dünyada bakıp göremeyen milyonlarca insan var. Gerçekten görebilenler ise çok az.
Sonuç olarak bu kitap, insanın doğasını tüm çıplaklığıyla ortaya koyarken, aynı zamanda küçük de olsa bir umut bırakıyor: Her karanlığın içinde, gerçekten görebilen birileri her zaman vardır.