Ömer Hayyam’ı okurken insanın elinden önce inancı, sonra alışkanlıkları düşüyor. Rubailer, okuru okşamak için yazılmış metinler değil; tam tersine, zihni yerinden oynatmak için kurulmuş küçük ama sarsıcı dörtlüklerden oluşuyor. Bu kısa mısralar, bir vaazdan daha keskin, uzun bir felsefe kitabından daha dürüst olabiliyor. Kitap boyunca sorgular zihninizde bir şimşek misali süratle çakıyor.
Hayyam çoğu zaman şarapla anılır. Oysa rubailerindeki şarap, bir içki olmaktan çok bir meydan okumadır. Aklın zincirlerine, korkunun terbiye edici sesine, “sonra”ya ertelenmiş cennet vaadine karşı kaldırılmış bir kadeh. Şarap burada sarhoşluk değil, ayıklık hâlidir. Hayyam insanı uyandırmak ister; çünkü ona göre asıl sarhoşluk, sorgulamadan inanmak ve yaşanmamış bir hayata razı gelmektir.
En çarpıcı yanı, Hayyam’ın kaderle kurduğu ilişkidir. Kaderi inkâr etmez ama ona boyun da eğmez. “Madem yazılmış, neden suçluyum?” sorusu rubailer boyunca yankılanır. Bu soru basit bir isyan değildir; ahlaki sorumluluğun adaletle çeliştiği yerde duran bir filozofun sorusudur. Hayyam burada Tanrı’ya küfretmez; fakat Tanrı adına konuşanlara da teslim olmaz. Bu yüzden onu rahatça “dindar” ya da “dinsiz” diye etiketlemek mümkün değildir. O, inancı da akla çağıran bir ustadır.
Rubaileri okurken öyle yerinde yergiler ve öyle ince hicivlere şahit oldum ki yer yer bu cesaret ve zekayı yalnızca acı bir kahkaha ile takdir edebildim.
Rubailerinin matematiksel bir titizliği vardır. Bu şaşırtıcı değildir; Hayyam aynı zamanda büyük bir matematikçidir. Ölçü, ritim ve denge rastlantı değildir. Düşünce ne kadar sarsıcıysa, form da o kadar kontrollüdür. Belki de bu yüzden rubailer bu kadar etkilidir: Düşünce başıboş değildir, tam tersine çok iyi hesaplanmıştır.
Hayyam’ın asıl cesareti, ölümü romantize etmemesinde