Ölüm hayatın gerçeği ve gece gündüz bizimle yol alırken sadece onunla yüzleştiğimizde farkına varıyor olmamız pek tuhaf. Ya da ailesinden birini kaybettiğinde kaybına üzülmekten çok ölüm sırasının ona geldiğini düşündüğü için üzülüyor olabileceğini hiç düşündünüz mü? Hepimiz sabah uyandığımızda yeni bir sayfaya başlıyor ve günü yaşıyoruz. Bazen de geçmişi taşımaya çalışırken çok yoruluyoruz. Bu yorgunlukta bir yardımcı aramak gayet doğal, çünkü baş edemiyoruz. Fakaat para karşılığı birinin beni dinlemesi, bunu iş/ticaret olarak görmesi, benim yaşadığım hayatla hiç bir ilgisinin olmaması, özellikle o sağlıkla akşam işinden evine dönerken benim ona ölüm, hastalık, sevdiklerimi kaybetme gibi kaygılarımdan bahsetmeye çalışmam bilmem kaçıncı denemeden sonra boşa çıktı ve yetkin bir terapist bulana kadar benim için o defter kapandı. Tamam psikoterapiye acımasız bir bakış açısı oldu bu kabul ediyorum yine de birine ölüm korkusundan bahsetmek için karşımdakinin de "damdan düşmüş olmasını" tercih ediyorum. Belki de bu yüzden psikoterapi öyküleri tat vermiyor bana çünkü özellikle hastalarını yazan hem yazar hem terapist rolündeki kişilerin soğukluğunu hissedebiliyorum. Bunun dışında psikanaliz yazsınlar, görüşlerini yazsınlar ben yolumu bulmaya çalışayım, tercihim bu yöndedir.
Kitapla alakasız görüşlerimden anlaşılacağı gibi kitap farklı hayatların kendilerinin ya da sevdiklerinin ölümüyle ilgili kaygılarını anlatıyor. Bu özellikle şu günlerde çok anlaşılır bir durum fakat öykülerin sonunun havada kalması ve Yalom'un sık sık diğer kitaplarını övmesi beni biraz itti. Nietzsche Ağladığında kitabı benim için bir dönüm noktası olmuştu, bu kitabını öylesine yazmamıştır umarım Yalom.