Yoksul bir aileden gelen ve anne sevgisine bile muhtaç bir çocuğun sevgiyi arama serüvenine şahit oluyoruz. Kimse tarafından görülmeyen kadının sadece bir kişi tarafından görülmek isteme çabası… Bilinmeyen kadın, bir adam tarafından fark edilmek için yıllarca uğraşmış olmasına rağmen Ruhsuz R. ye kendi ruhunu farkettiremeyince ölümünden bir kaç saat önce ona bir mektup yazma kararı alır ve Bay R. Ye gönderir. Çarpıcı ve keskin bir giriş, klasik aşk hikâyesinin ötesinde bir konu…
Bilinmeyen kadının sevilmeme korkusu, vazgeçişi, ümitsizliği ve aşkı sevdiği adamsız yaşama çabası… Bilinmeyen kadın o kadar iyi tanıyordu ki sevdiği adamı, artık bilinmeyeceğini kabullenmişti hatta ondan bir parçayı yine ondan habersiz, sevgisiyle adeta taparcasına büyütüyordu.
Bedeni pek çok kişiye ait olmuştu ama ruhu asla. Bu nasıl bir aşktı? Ya da bu saplantılı davranış aşk olarak nitelendirilebilir mıydı? Peki, Bay R. cidden bu kadar ruhsuz muydu? Defalarca aynı kadınla karşılaşmasına rağmen bedeninin ötesini, kalbini göremiyor muydu? -Hala aklım almıyor- Her iki karakterde birbiriyle kapışacak derece hastalıklı. Bu da hikâyeyi daha okunur kılıyor.
Her zaman ki Zweig yine kısacık bir metinle bir ton duyguyu hissettirip bişeyleri sorgulatmayı başarmış . Galiba yazarın en sevdiğim özelliği bu; okura olaylardan daha fazlasını vermesi. Herkesin kolaylıkla okuyabileceği bir hikâye -ki gördüğüm kadarıyla okuyanda çok. Umarım daha da olur.
Benim puanım ; Kalabalık bir metroda ayakta bile okurum oldu.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Yerli yersiz sorgulamak, yeterli bilgim olmamasına rağmen fikir beyan etmek, farklı bakış açıları için sürekli bir eleştiri havası içeresinde olmak hayatımın bir parçasıdır. Ama konu kitaplara gelince benim ne haddime derim, ben neyi beğenip beğenmediğime doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü, gerçeği kurguyu karar veremeyen doğrusu gerek duymayan benim ne haddime... ama bu kitapta öyle bir karakter var ki oturup tartışılmayı hak eden. Kendisi kendisini anlayamamışken benim onu anlamak isteyeceğim, benden parçalar taşıyan sıra dışı bir devrimci. ( asla doğru kelimeye karar veremedim ) Bu nedenle kimseyle tartışamayınca kendi kendime bir kaç şey saçmalama hakkı buldum.
Her şeyi yadsıdığını iddia eden Materyalizmin savunucusu, nihilist Yevgeny Vasilevich Bazarov karakterinin aslında kendine bile kabul ettiremediği duyguları yadsıyamamasıyla başlıyor her şey. Ben ona yarım kalmışlıkların adamı diye hitap etmeyi uygun gördüm çünkü neye kalkışmaya çalışsa sadece o çabayla kalıyor. Omzuna dokunup seni anlıyorum demek istedim. Akılla duyguyu dengede tutmak diye bir gerçek vardır ya, burada bunun önemini göreceksiniz. Yarım Adam her şeyi sorgulayan gerçekçi bir bireyken duyguyu keşfetmesini, tam keşfetti derken kapana kısılmasını ve bir hayatın son bulma hikâyesini okuyoruz. Yaşamın ona ağır geldiğini söylüyor Yarım Adam oysaki onu öldüren bilim-gerçeklik değil onu öldüren duyguları, uzun süredir ölmeye hazırlanıyordu. Bu devrimci küçücük köye ağır geldi ne aklını ne de yüreğini kullanabildi ve cidden iki yeni jenerasyon ne kadarda farklıydı ailelerinden? Bu kitapta kuşak çatışmasından ziyade değişimi daha çok görmek isterdim.
Kitabın konusundan da bahsetmek gerekirse, farklı bölgelerde farklı ideallere, eğitime ve kültüre sahip kişiliklerin iki farklı jenerasyon üzerinden
Yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
Her mimarlık ürünü bir kültür nesnesidir. Taşıdığı değerler ne olursa olsun, her mimarlık ürünü bir simge olarak çevre ve dolasıyla kültür stoğu içinde yer alır, yüklendiği doğru veya yanlış anlamlarla doğru veya yanlış mesajlar verir.