Ve ayrılmamdan önce havaalanına doğru giderken, hiçbir otistiğin taşıyamayacağını sandığım ahlaki ve ruhi derinliğin birden kendini belli etmesi karşısında hayrete düşmüştüm. Temple arabayı kullanırken, birden durakladı ve ağlamaya başladı. “Düşüncelerimin benimle birlikte ölmesini istemiyorum. Bir şeyler yapmak istiyorum... Hayatımın bir anlamı olduğunu bilmek istiyorum...Varoluşumun özünde yer alan şeyler hakkında konuşuyorum.”
“Dağlar çok hoş” demişti, “ancak bana senin tattığına benzer özel bir duygu yaşatmıyorlar... Irmağa ve çiçeklere bakıyorsun. Bundan büyük zevk aldığını görüyorum. Bu histen yoksunum.”
Sıkıntıdan boğulacak gibi olduğumu duyuyordum. Niçin Hindiçini'de bulunduğumu anlayamıyordum. Bu ülkede ne işim vardı? Bu adamlarla niçin konuşuyordum? Niçin böyle gülünç bir biçimde giyinmiştim? Tutkum ölmüştü artık. Yıllarca onunla dolup sürüklenmiştim, ama şimdi içim bomboştu. Bu yetmiyormuş gibi tatsız tuzsuz, koskoca bir düşünce de kayıtsızca durmuştu karşımda. Ne olduğunu pek bilmiyordum bunun, ama içimi öyle daraltıyordu ki bakamıyordum.