Kitap, İvan İlyiç adlı bir adamın hastalığı nedeniyle ölüme doğru yürürken yaptığı sorgulamaları ve bu süreçte çevresindekilerin onun bu durumuna nasıl tepki verdiğini anlatıyor.
İvan İlyiç’in saygı gören bir işi, toplum tarafından onaylanmış ama mutsuz bir evliliği ve eğitim masrafları için çalıştığı iki çocuğu var. Yani toplumun uygun gördüğü kalıba uyan bir hayat sürüyor ve yaşamını bu kalıplara sadık kalarak geçiriyor. Kendisine hiçbir zaman hayatının anlamı, ölüm, varoluşunun amacı gibi derin sorular sormuyor. Sonrasında ağır bir hastalık onu ele geçiriyor ve ölüm iki adım ötesinde bekleyerek son günlerini yaşamaya başlıyor. Bu süreçte geçmiş hayatında onu ölüm düşüncelerinden uzaklaştıran, üzerini örten, yok eden ne varsa hiçbiri işlevini yerine getirememeye başlıyor. O zaman fark ediyor kendisine hediye edilmiş, sonsuz ihtimallere sahip bu muhteşem yaşamı ne kadar boşa harcadığını. Ölüm kesin bir hükümken, ondan uzak durarak yaşanılan bir hayat aslında birçok insan için ilişkilendirilebilir bir durum. Bu yüzden bu kitap insanlar için muhteşem uyarıcı bir hikaye.
İvan İlyiç, hastalanıp yakında öleceğini anladıktan sonra şöyle haykırıyor:
“Ölüm! Evet, ölüm! Hiçbiri bilmiyor. Bilmek de istemiyor. Vur patlasın çal oynasın! Umurlarında değil, oysa onlar da ölecek. Önce ben öleceğim, onlar daha sonra, ama onların da başına aynı şey gelecek. Oysa onlar gülüp eğleniyorlar. Aşağılık yaratıklar!”
Herkes öleceğini bilir ama bir şeyi teorik olarak bilmekle bunun ne anlama geldiğini tam olarak bilmek arasında büyük bir fark var. İşte burada, İvan gibi ölümün anlamını tam olarak kavramak, insanın hayatını anlamsız ve önemsiz şeylere harcamaması için gerekli olan o aciliyeti hatırlatıyor.
Bu kitabı sevdim çünkü ölümü etrafına haykıran karakterleri kendime yakın hissediyorum.