Merhaba;
Bugün sizlere okuduğum 7. Dostoyevski eseri olan Ölüler Evinden Anılar kitabından bahsetmek istiyorum. Bu kitaba daha önce başlamış, ancak yarım bırakmıştım. Geri döndüğümde ise aslında ne kadar sürükleyici ve akıcı olduğunu fark ettim. Sanırım yarım bıraktığım dönemde doğru kitaba yanlış zamanda başlamışım.
Kitap, 1849-1854 yılları arasında Dostoyevski’nin Sibirya da geçirdiği sürgün deneyimlerinden esinleniyor. Ana karakter Aleksandr Petroviç Gorjançikov, karısını öldürdüğü için kürek cezasına çarpıtılıp Sibirya’ya sürgün edilir. Her ne kadar kurgu bir karakter olsa da yazarın sürgünden sonra bu eseri kaleme almasıyla, sürgünde yaşadığı deneyimler, edindiği bilgi ve gözlemler, sürgün psikolojisi esere derinlemesine yansımıştır. Roman hürriyet kavramının psikolojideki yerini ustalıkla irdeliyor.
Kitap, mahkumların günlük yaşantılarını tüm çıplaklığıyla ele alırken aynı zamanda onların düşünce yapılarını psikolojilerini de ele alıyor. Aleksandr Petroviç iyi bir gözlem yeteneğiyle mahpusları izleyip eserde onların birçoğunu ayrı ayrı anlatıyor. Bazı mahkumlar zevk için, bazıları ise çaresizlikten, kıskançlıktan suç, cinayet işlemiş olan bu mahkumlara gözlemci bakış açısıyla kitapta yer veriyor. Tabii mahkumlar arasında siyasi sebeplerden orada olan soylular da var. Sınıfsal ayrım burada çok belirgin. Mahkumlar soylulara karşı büyük bir kin besliyor ve onlarla arkadaşlık kurmuyor. Bu durum Gorjançikov’un sürgün hayatının ilk yıllarında ciddi bir yalnızlık hissetmesine neden oluyor. Bu yalnızlık, köşesine çekilip daha fazla mahpusları gözlemlemesine fırsat tanıyor.
Kitapta en çok dikkatimi çeken şeylerden biri, mahkumların amaçsızlık duygusuyla baş edebilme çabalarıydı. Amaçsız bir yaşamanın insanı nasıl tükettiğini psikolojik açıdan Dostoyevski bizlere