“Kim Aşk Hüsn’dir ayn-i Hüsn Aşk”
Meali: Çünkü Aşk Hüsn’dü, Hüsn de Aşk’ın ta kendisi…
Özeti bu kitabımızın, tasavvuf okumadım, mesnevi incelemedim, Divan edebiyatını bir tek lise edebiyat derslerinde gördüm demem artık.
Özetle durum şu şekilde, Sevgioğulları isimli Arap kabilesinde “Hüsn (güzellik)” isimli bir kız ve “Aşk” isimli bir erkek doğuyor. Bunlar “Edep” okulunda birlikte okuyup “Mana” gezinti yerinde dolaşıyorlar, birlikte büyüyorlar, aşık oluyorlar vs. Burada “Sühan (söz)” isimli bir yaşlı adam da var. “Hayret” isimli biri ise bu iki aşığı birbirinden ayırıyor. Aşk’ın lalası “Gayret”, Hüsn’ün dadısı “İsmet”. Aşk, Hüsn’ü kabile büyüklerinden istiyor, onlar da Aşkla alay edip “Kalb” ülkesinden “kimya”yı getirmesi gerektiğini söylüyorlar.
Böylece Aşk’ın Gayretle birlikte yolculuğu başlıyor. Daha bir adım atmadan içinde bir devin yaşadığı kuyulara mı düşmüyorlar, “Gam” ülkesinde cadıyla mı savaşmıyorlar, gulyabanilerin kandırıp gemilere bindirmesinden mi kaçmıyorlar, Çin sultanının kızı “Hüş-Ruba’ya (bir anlamda nefis)” kanıp orayı yakarak mı kurtulmuyorlar. Bütün bu yolculukta Aşk hep belaya bulaşıyor, çaresiz, feryat figan modda, her defasında da çeşitli kılıklarda Sühan gelip bunları kurtarıp yollarına devam etmelerini sağlıyor.
Sonundaysa başladığı noktaya dönüyor, Hüsn’üne kavuşuyor, anlıyor ki Hüsn aslında aşkmış, aşk da Hüsn…
Sonunu yazmakta bir sakınca görmedim, çünkü zaten tasavvufun temelini anlatıyor, mecazi (insana duyulan) aşktan ilahi aşka uzanma (Seyr u Suluk).
Ve tabi bir çeşit metafor, tırnak içinde anlamlarıyla yazdığım sözcüklere dikkat edersek, aslında olaylardan çok manalar önemli.
Ve tabi bunları ifade ediş şekli eseri Dünya klasikleri arasına sokan. Teşhise dayanan mesnevinin nadir örneklerinden olarak ifade edilmiş. 1700ler Osmanlısında