Joad ailesinin Oklahoma’dan Kaliforniya’ya gitme süreci var ya, bu yol sadece bir yerden bir yere gitmek değil. Umutla başlıyor ama yol uzadıkça umut da yavaş yavaş törpüleniyor. “Belki orada iş buluruz” diye gidiyorlar ama her durakta biraz daha yoruluyorlar. Bunu okurken insan ister istemez düşünüyor: “Ben olsam dayanabilir miydim?”
Kitabın dili çok doğal. Karakterler konuşurken gerçekten konuşuyor gibi. Hayatın içinden, bazen sert, bazen sessiz. Uzun uzun duygu anlatmıyor Steinbeck; küçük sahnelerle seni o duygunun içine sokuyor. Bir annenin çaresizliği, bir babanın gururu, insanların açken bile birbirine tutunması… Hepsi çok sade ama çok gerçek.
Bence Gazap Üzümleri’nin en güçlü yanı şu: Sana “üzül” demiyor. Bağırmıyor, ajitasyon yapmıyor. Sen kendin üzülüyorsun, kendin sinirleniyorsun. Çünkü anlatılan şey sadece bir aile değil, bir sürü insanın aynı kaderi yaşaması.
Kısacası, ağır edebi bir şey okuyayım diye değil de, insanı anlatan bir kitap okumak istiyorsan çok doğru bir seçim. Bitince insanın içinde sessiz bir ağırlık kalıyor.
Dostoyevski’nin insan psikolojisini en çıplak haliyle gösterdiği kitaplardan biri. Kumarbaz, sadece kumar bağımlılığını anlatmıyor; tutku, hırs, gurur ve çaresizliğin nasıl birbirine dolandığını da yüzüne vuruyor.
Romanı okurken Alexey’in rulet masasındaki gerilimini kendi kalbimde hissettim. Bir yandan “Dur artık!” demek istiyorsun, diğer yandan onun heyecanına kapılıyorsun. Dostoyevski tam da burada ustalığını konuşturuyor: Karakterlerini sevmek ile onlara kızmak arasında gidip geliyorsun.
Kitap boyunca şu soru hep akılda:
İnsanı mahveden şey kader mi, yoksa kendi tutkuları mı?