Edward Brogan

"halkevinin camlarından aksederek beyaz mermer binayı kan rengi deliklere boğan güneş, akasya ağaçlarının ve çam fidanlarının üzerinde yükselen ve buğu mudur, toz mudur, ne olduğu belli olmayan duman, herhangi bir inşaattan dönen ve parça parça elbiselerinin içinde sessiz ve biraz kam- bur yürüyen ameleler, üstünde yer yer otomobil lastiği izleri uzanan asfalt... bunların hepsi mevcudiyetlerinden memnun görünüyorlardı. her şey, her şeyi olduğu gibi kabul etmekteydi. şu halde bana da yapacak başka bir şey kalmıyordu." - "insanları, kendi cinslerinden biri üzerinde kudret ve salahiyetlerini denemek kadar tatlı sarhoş eden ne vardır? hele bunu yapmak fırsatı, birtakım ince hesaplar dolayısıyla, ancak muayyen bazı kimselere karşı kendini gösterirse." - "babasına karşı arsızlığını hakaret derecesine getirmeye çalışan kardeşi nurten'i azarlayışında bazen hakiki bir infial seziliyor, sofrada veya odada raif efendi'den pek istihfafla bahsedildiği sıralarda hızla kapıyı vurup çıktığı oluyordu. fakat bu haller, içinde saklanıp kalmış olan insanlığın ara sıra nefes almak için yaptığı hamlelerden ibaretti ve muhitinin senelerce sabırlı bir çalışma ile vücuda getirdiği sahte şahsiyet, asıl hüviyetinin başkaldırmasına meydan vermeyecek kadar kuvvetliydi." - "onun sessiz sedasız yaşayışı, tahammül edişi, insanların zaaflarına merhametle ve edepsizliklerine eğlenerek bakışı kafi bir irade değil miydi? beraber yürüdüğümüz zamanlar yanımda gidenin bir insan olduğunu bütün kuvvetimle hissetmiyor muydum? bu sıralarda, insanların birbirlerini aramaları, bulmaları ve birbirlerinin içini seyretmeleri için konuşmanın neden muhakkak surette lazım olmadığını, neden bazı şairlerin boyuna, tabiatın güzelliği karşısında yanlarında konuşmadan gidecek birini aradıklarını
Reklam
"arnavutoğlu arnavut bir türk olabilir ki türkoğlu türk’ten fazla bile türk milliyetçisi olabilir. türk vatanında türk dilini konuşup türk ızdırap ve saadetine bütün varlığı ile karışmış olanlardan kan şehadetnamesi aranmaz."
"bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi. bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği sarı-özek uzar giderdi. coğrafyada uzaklıklar nasıl greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı. trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gelir gider.. gelir giderdi.." --- - ne mi yapacağım? dua edeceğim, yasin okuyacağım, âdetlere uygun olarak kefene koyacağım... - dua mı okuyacaksın? sen mi, boranlı yedigey mi dua okuyacak? - evet ben! dua etmesini bilirim ben! - yaa, altmış yıllık sovyet yönetiminden sonra hâlâ dua mı biliyorsun? --- "zavallı çocuk! işte şimdi o baba da yoktu! en işe yaramaz ama hayatta olan bir baba, en ünlü ama ölmüş bir babadan bin kere daha iyidir." --- "demek ki dünyada tuz-ekmek ve su kısmeti bu kadarmış." --- "yedigey bunları düşünürken, bir yandan da yarı yarıya unuttuğu duaları tekrarlayıp hatırlamaya, tanrı’ya yönelteceği yakarışları bir sıraya koymaya çalışıyordu. çünkü, insan kalbinde, başlangıç ile son, hayat ile ölüm arasındaki çelişkiyi uzlaştıran, yalnız ve yalnız, bilinmeyen, görülmeyen tanrı idi. dualar işte bunun için okunuyordu. başka türlü tanrı’ya sesini duyuramazsın, niçin yaratıp niçin öldürdüğünü soramazsın ki! dünya kuruldu kurulalı insanlar böyle yaşıyor, pek razı olmasa da böyle katlanıyor kaderine. duaların var oldukları günden beri hiç değişmemesinin, hep ayni sözlerle tekrarlanmasının sebebi de, teselli bulup yatışmaları, boşu boşuna sızlanmamaları içindir. dualar, yüzyılların okşayıp parlattığı altın külçeleri gibi, dirilerin ölülerin başında söyledikleri en özlü, en süzme ve son sözlerdir. âdet, gelenek böyledir." --- "sabahın şerri akşamın hayrından iyidir." anadolu'da da sıkça kullanılan bir
"kim günün birinde yeni bir cennet kurmuşsa, gerekli gücü kendi cehenneminde bulmuştur."
"çünkü hayatın anlamı mutlu olmak idi, başarı ise mutluluğun başlangıcıydı." --- “devletin çıkarlarından daha önemli ne olabilirdi? bazıları insan hayatının önemli olduğunu sanıyorlardı... ne laf ya! devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. yakılacak insan olmazsa soba söner. sönen, yanmayan sobanın da hiçbir yararı yoktur. ama öte yandan bu insanlar devlet olmadan yaşayamazlar: sobayı tutuşturan, yakan onlardır. sobayı yanar tutmakla görevli olanlar da ona yakıt temin etmeliydiler. her şey buna bağlı." --- "mutluluğun da mutsuzluğun da kökü birdir." --- "şimdi gittikçe daha iyi anlıyordu ki dünyaya gelmiş, dünyaya gezinmiş, izin verilmişti ama, tansıkbayev'in kimliğinde gizlenen o suratsız ve insanlık dışı kuvveti alt edemezdi. bu güç, savaştan, hapishanelerden, çalışma kamplarından daha korkunçtu. çünkü o, belki dünya kurulalı beri var olan, ortalığı kasıp kavuran bir kötülüğü simgeliyordu. belki abutalip kuttubayev, bu alçakgönüllü öğretmen, adem'in yaratılışına kadar uçsuz bucaksız evrende şeytan'ın aylak aylak geçirdiği günlerin ağır bedelini ödeyen insan ırkının temsilcilerinden biriydi. yeryüzündeki bütün yaratıklar arasında şeytan'la hemen uyuşan, anlaşan tek yaratık insan idi. bu uyuşma sonunda, yüzyıllar, bin yıllar boyunca kötülük ekti, kötülük biçti ve kötüye zafer kazandırdı. evet, kötülük yapma ve yayma konusunda insanla yarışabilecek yaratık yoktu." ---
Reklam