"Haklısın, Bahtiyar. Fakat biz devleti yıkmayı kafaya koymuştuk. Yıktık da nitekim. Siz ise canla başla devleti kurtarmaya çabaladınız. Hikayenizi yaratıcı yazarlar değil; politikacılar, askerler, bürokratlar yazdı. Ona yazmak denirse tabii. Halkınız da türkülerle avundu. Yerleşik hayata geçemediniz. Tanpınar'dan aktardığın şu söz neydi?. Hah, 'Şehrin ortasında, ıssız bir adada yaşar gibi yaşadık.' Yalnızlığınız bile demode, daha doğrusu arkaik, yabani bir yalnızlık. Dikens, Hugo veya Dostoyevski'nin analizleri ve eleştirileri bir yanda, sizin iniltiniz öbür yanda. Aklını başına topla ve elini vicdanına koy; İstanbul, köylülerin hakimiyeti altında değil mi? Ahmet Hamdi Bey'in romanlarındaki şehrin ahengi, gerçeği yansıtıyor yahut biçimliyor mu?"
İdrak... İdrak, keşiften ne de farklı. Keşfin bir sonu yok. Keşfettim derken bile tamamladığın değil, hâlâ içinde olduğun bir şeyden söz ediyorsun. İdrak, anlamanın katı hali, keşifse sıvı...
Tıpkı adım atmak gibi. Adım attım dediğinde adım atmış ve durmuş olmuyorsun, adım attım cümlesi arkasından gelecek ikinci adımı da duyuruyor. Çünkü insan bir adım atıp durmaz.
Bir adım atıyorsa, ardından ikincisi gelecek demektir. İdrak öyle değil. İdrakte tamamlanmış bir şey var. Erkekçe bir şey. İdrak kelimesi ile babamı yan yana düşünüyorum nedense. Belki de üzerinde hiç de emanet durmadığından. İdrak et, farkında ol, bastığın yerleri toprak diyerek geçme, fethet.
Yüzmekle havada süzülmek arasında bir duygudaşlık olmalı diye düşündüm o an. Bu, kuşları ve balıkları akraba yapan şeylerden biri sayılabilir miydi? Kendini suyun kaldırma kuvvetine bırakmak, ve tabii Ulaş'a, ömrü boyunca yerçekimine maruz kalmış kanatsız bir canlı için ne büyük bir deneyimmiş. Bu tarifsiz hissi ilk kez tadıyordum. Muhtemelen uçmak da böyle bir şeydi. Ağırlığın ne olursa olsun seni kaldıran bir şeylerin olması. Tek şart kendini bırakmak. Hayatın kulağına biteviye fısıldadığı bütün "Sakın bırakma kendini!" nasihatlerine tezat. Bırak bana kendini. Ben suyum, rüzgârım, taşırım seni.
Kaza kazadır ve olması gerektiği için olmuştur. Ölmek zamanı geldiyse ölürsün, bu kadar basit. Sebep sonuç ilişkisine girecek olursak, evet, benim o kazada önemli payım oldugunu söyleyebilirim. Ancak, öyle bakınca da her şeyin her oluşta payı olduğu sonucuna varırız. Kovanın kuyuya inebilmesi icin kulpuna bağlanan iptir sebep. İp için sebep de fır fır dönen çıktık. Çıkrığın sebebi askı, askının sebebi de aşağıdaki sudur. Suya sebep ne? Kuyu. Kuyuya sebep de kovaydı zaten, hadi dön başa. Hayır Yaşar Yazıcı, Sevgili Lucky o kazada uçuruma kayıp giden teker kadar sorumludur olsa olsa, Tahsin Baydur da o günkü hava durumu kadar. Hâttâ radyoda o esnâda çalınmakta olan bir şarkı kadar. Hayır hayır. Ölüm ölümdür ve bunun sebebini kurcalamaya kalkarsak en sonunda karşımıza doğum çıkar. Öldün, çünkü doğmuştun. Ölüm normal kardeşim, ölüm normal."