Özge Ertaş

Özge Ertaş
@Ejma
33 okur puanı
Haziran 2020 tarihinde katıldı
Bugünkü mutluluğumuzu, insan yaşamının gerek sözde gerekse de eylemde sürekliliğine olan inancımızla, bu ortak hayatın, tabiri caizse her gününe, kendi bireysel tecrübelerimizin bize kazandırdığı küçük birikimlerimizi eklememize borçluyuz. Buna şaşırdınız mı? Aslında geçmişte de insanlık dinine inanmayı, tüm insanları sevmeyi vaaz edenler vardı. Fakat, her ne kadar bir insan, bu düşüncenin değerini bilecek yüksek bir kavrayışa ve gelişmişliğe sahip olsa da büyük saygı ve hayranlık göstereceği kitleyi oluşturan bireylerin çizdiği o malûm manzaradan tiksinmemesi mümkün değildi; bu tiksinmeden ancak, onun gözünde kör despotlarla, alçalmış duyarsız köleler arasında ikiye bölünmüş insan soyuyla hemen hiçbir edimsel ya da tarihsel ilişiği olmayan geleneksel bir insanlık soyutlamasında bulunarak kaçabilirdi. Oysa, kendi elleriyle bezedikleri güzellikler arasında yaşayan insanlığı meydana getiren sağlıklı,güzel bedenlere sahip kadın ve erkeklerin özgür, mutlu ve en azından zinde olduğu; doğanın ise insanlıkla kurduğu irtibat nedeniyle kirlenmediği bugün, insanlık dinini kabul etmenin güçlüğü nerede? Dünyanın bu çağının bizlere sunduğu işte bu oldu..
kafamı en fazla meşgul eden, bütün bunların nasıl gerçekleştirildiği sorusu, "Bunun cevabını vermek," dedi, "aslında değişimin kendisi kadar uzun sürebilir. Size bütün hikayeyi anlatmak zor, hatta imkânsız. Bilgi, hoşnutsuzluk, ihanet, düş kırıklığı, yıkım, sefalet, umutsuzluk; değişim için çalışanlar diğerlerinden daha uzağı görebildikleri için tüm bu evrelerden geçtiler ve kuşkusuz her zaman insanların çoğu, olup bitenleri bilmeden, her şeyi tıpkı güneşin doğup batması gibi olağan bir şey olarak görmüşlerdir ve aslında öyleydi de". "Eğer yapabilirseniz bana tek bir şeyi söyleyin, dedim: "Değişim, ya da bir zamanlar dendiği gibi 'devrim' barışçı yöntemlerle mi oldu?" "Barışçı mı?" diye tekrarladı. "On dokuzuncu yüzyılın pisliğine bulaşmış garibanlar arasında zaten barış yoktu ki! Başından sonuna kadar bir savaştı: acı bir savaş; ta ki umut ve haz buna bir son verinceye kadar."
Daha sonra, lüzumsuz üretimin bu muazzam yükü altında düşe kalka yürümek zorunda kaldıklarından, emek ve sonuçlarını -bir malın üretiminde mümkün olan en az emeği harcayarak olabildiğince çok mal üretme yönünde bitmek bilmeyen bir çaba olarak algılamak dışında- başka bir açıdan görebilmeleri imkânsız hale geldi. Her şey, o zamanki deyimle bu üretimin ucuzlatılmasına kurban edildi: İşçinin çalışırken duyduğu mutluluğun, hatta en basit rahatının, en kaba biçimiyle sağlığının, gıdası, giyimi, barınması, boş zamanı, eğlencesi ve eğitiminin -kısacası hayatının, büyük çoğunluğu üretilmeye değmeyecek şeylerin bu uğursuz "ucuz üretim" zorunluluğu karşısında en ufak bir değeri yoktu. Hatta, zengin ve güçlü olanlar, yani yukarıda sözü edilen zavallıların efendileri olan şeytanlar bile, sırf bu akılsızlık harikasını yaşatabilmek için tam da insanın doğası gereği tiksinip kaçacağı türden görüntülerin, seslerin ve kokuların ortasında yaşamayı kabullenmişlerdi. .... Aslında bütün bir toplum bu doymak bilmez canavarın, Dünya Pazarı'nın mecbur ettiği 'ucuz üretim'in ağına düşmüştü."

Özge Ertaş

, bir kitap okudu
Puan vermedi·104 syf.·
2025 13. kitabı
Molière
8.1/10 · 27,9bin okunma