Daha sonra, lüzumsuz üretimin bu muazzam yükü altında düşe kalka yürümek zorunda kaldıklarından, emek ve sonuçlarını -bir malın üretiminde mümkün olan en az emeği harcayarak olabildiğince çok mal üretme yönünde bitmek bilmeyen bir çaba olarak algılamak dışında- başka bir açıdan görebilmeleri imkânsız hale geldi. Her şey, o zamanki deyimle bu üretimin ucuzlatılmasına kurban edildi: İşçinin çalışırken duyduğu mutluluğun, hatta en basit rahatının, en kaba biçimiyle sağlığının, gıdası, giyimi, barınması, boş zamanı, eğlencesi ve eğitiminin -kısacası hayatının, büyük çoğunluğu üretilmeye değmeyecek şeylerin bu uğursuz "ucuz üretim" zorunluluğu karşısında en ufak bir değeri yoktu. Hatta, zengin ve güçlü olanlar, yani yukarıda sözü edilen zavallıların efendileri olan şeytanlar bile, sırf bu akılsızlık harikasını yaşatabilmek için tam da insanın doğası gereği tiksinip kaçacağı türden görüntülerin, seslerin ve kokuların ortasında yaşamayı kabullenmişlerdi. .... Aslında bütün bir toplum bu doymak bilmez canavarın, Dünya Pazarı'nın mecbur ettiği 'ucuz üretim'in ağına düşmüştü."