Güneşin gözlerimi kamaştırmasını özlemiştim. Baharın ılık tatlı kokusunu duyabilmeyi.
Zihnimde pek belirgin, pek taze, yepyeni bir ben’i gezdirmeyi özlemiştim.
Nasıl bir illetti bu başıma gelen. ‘Ben bu ömürle ne yapacağım?’ diye defalarca sordurdu bana. Üstelik gözümün yaşına da bakmadı.
İçim, bir filmin en yürek yakan sahnesinde mıhlanıp kalmışken yaşam hiçbir şey yokmuş gibi, daha kötüsü ben yokmuşum gibi kısacası kendi bildiği gibi akmaya devam ediyordu.
Anlamsızlığın sırtıma yüklediği kambur, ağırlaşan bedenim ve zihnim, sanki bir sonun içinde debelenip duruyordu.
Hem yaptıklarımdan hem de yapmadıklarımdan pişmanlık ve vicdan azabı duyuyordum.
Yekpare bir acı da yoktu ortada. Aslında söz edilebilecek bilindik bir acı da yoktu. Tanımadığım, nedensiz, amaçsız bir acıydı. Neye ve kime hizmet ettiği belli değildi.
Aynaya bakınca içim bunalıyor kendimi görmeye katlanamıyordum. Sabahları midem hiçbir şey almıyordu. Akşam üzerleri bazen içesim geliyordu sade.
Her kahvaltı sofrasında sonsuz bir iç sıkıntısı ve yaşamı terk etme arzusuyla dolup taşıyordum.
Tek sığınağım vardı. içimden, çok derinlerde bir yerlerden gelen ‘geçecek’ hissiyatı. Hiç inandırıcı değildi ama yine de bir yerlerden geliveriyordu o his. Yine de ‘bir umut var mıdır acaba?’diye sorduruyordu.
Bu acı bir gelip beni bulmuş dünyadaki milyarlarca insanın böyle bir şeyle karşılaşma ihtimali yokmuş gibi davranıyordum.
Bir gün güneş çarpıverdi yüzüme. O zaman anladım o hissin yalan söylemediğini.
Zor olacaktı sadece. Belki eski günlerdeki gibi coşkuyla kamaşmayacaktı gözlerim çok sevdiğim güneşe bakarken.
Baharın ılık tatlı kokusu belki de pek sıcak karşılamayacaktı başlarda beni, öyle hemen sarıp sarmalamayacaktı.
Ama olacaktı hepsi. Yavaş yavaş. Bir bir. Gün gelecek, ömrüme çiçekler konsun,