"Çünkü karşılaştığımız her kadının güzelliğinin farkına varıp resmedemezsek, sevdiğimiz kadınların hoş güzelliğini neyle kıyaslayıp resmedebiliriz ki ?"
Sayfa 9 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Masumiyet Müzesi gerçekten de insanı hem büyüleyen hem de yer yer nefesini kesen, farklı bir atmosferin içine hapseden bir roman. Kitabı okurken aldığım o edebi tadı tarif etmek oldukça zor; Pamuk’un İstanbul tasvirleri, Çukurcuma’nın sokakları ve o eski zamanların hüznü sayfalardan dolup taşıyor. Fakat kitabı bitirdiğimde zihnimde asılı kalan o soru işareti bir türlü gitmedi: Kemal’in hissettiği gerçekten aşk mıydı, yoksa sınırları çoktan aşılmış bir takıntı mı?
Düşünsenize, bir insan sevdiği kadının dudakları değdiği, dokunduğu için 4213 tane sigara izmaritini neden biriktirir? Kemal’in Füsun’a olan tutkusu, başta zarif ,masum bir aşk gibi görünse de zamanla bir "eşya biriktirme" ritüeline, hatta hayatını felç eden bir saplantıya dönüşüyor. Sigara izmaritlerinden saç tokalarına, tuzluklardan sinema biletlerine kadar her küçük nesneyi saklayarak duygusal bir anıt haline getirmesi, bana bazen kaybettiği zamanı geri getirme çabası gibi gelirken, bazen de sağlıklı bir ruh halinden tamamen kopuş gibi geliyor.
Romanın en çarpıcı yanı da bu olsa gerek; hafıza ve geçmişe olan o aşırı bağlılık. Aslında Kemal için geçmiş bugünden çok daha gerçek olsa gerek. Füsun’la geçirdiği o kısa anları eşyalar ile somutlaştırarak sanki zamanı dondurup bir anı kutusuna saklıyormuş gibi hayatının merkezine koyması, onu bugünden tamamen koparıp geçmişe hapsediyor. Bu durumun romantik bir sadakat mi, yoksa trajik bir bağımlılık mı olduğuna karar vermek gerçekten zor. Kemal, Füsun'un ailesini yıllarca ziyaret ederek(8 yıl boyunca düzenli bir şekilde) hayatını bu rutine hapsediyor, kendi kimliğini sadece Füsun üzerinden tanımlıyor.
Özellikle Füsun'u bir insan olmaktan çıkarıp bir imgeye, bir "müze nesnesine" dönüştürmesi beni çok düşündürdü. Sanki ona duyduğu arzu, Füsun'un kendisinden çok,
"Aşk dediğimiz karmakarışık, psikolojik,kültürel, antropolojik şeyi soğukkanlılıkla anlatmaktı. Aşkı yüksek bir yere koyup, sevilen şarkılarda yapıldığı gibi, "Aman ne güzel bir duygu!" Demek istemiyordum. Bu duyguyu -tıpkı bir trafik kazası gibi -hayatta başımıza gelen ve çoğu zaman bize istemediğimiz kadar acı veren bir şey olarak anlatmak istiyordum."