Korkunç bir kabus gördüğü anlaşılan ve yatağında kıvranan bir tutuklunun iniltisiyle uyandığım bir geceyi hiç unutmayacağım. Korkutucu rüyalardan ya da hezeyanlardan mustarip insanlar için özellikle her zaman üzüntü duymam nedeniyle, zavallı adamı rüyasında uyandırmak istedim. Ansızın yapmak üzere olduğum şeyden ürküp adamı sarsmaya hazır olan elimi geri çektim. O anda, ne kadar dehşet verici olursa olsun hiçbir rüyanın, bizi çevreleyen ve kendisini sarstığım taktirde adamın uyanacağı kampın gerçeklerinden daha kötü olmadığının, yoğun bir şekilde bilincine vardım.
Eğer yaratan bir Tanrı varsa, erkek olsun, kadın olsun ya da hangi zamirle anılıyor olursa olsun, hiçbir şey bilmeden ve anlamadan tapan kalın kafalı birini tercih eder mi? Yoksa, taraftarlarının gerçek evrene bütün giriftliği ile hayranlık duyanını mı tercih eder? Bence bilim, hiç olmazsa kısmen, bilgiye dayalı tapmadır. Benim derin inancım şu ki geleneksel anlamda bir tanrı varsa o takdirde bizdeki merak ve zeka bu tanrı tarafından bahsedilmiştir. Evreni ve kendimizi keşfetme tutkusunu bastırırsak bahşedilen bu armağanları takdir etmekten aciz duruma düşeriz. Öte yandan, eğer geleneksel türde bir tanrı mevcut değilse, o takdirde, merakımız ve zekamız son derece tehlikeli olan bir dönemde hayatta kalmamızı sağlayan araç gereçler olacaktır. Her iki durumda da öğrenme müteşebbisliği bilimle uyum içindedir; dinle de uyum içinde olmalıdır ve bu insan türünün gelişip iyileşmesi için şarttır.
Bir beklentimiz vardır, o sırada bir şey meydana gelir ve beklentimiz bu şeyle örtüşürse mutlu oluruz.Örtüşmediği zamansa mutsuz oluruz.
Beklenti ile “an” örtüşüyorsa mutlusun, aksi halde mutsuz oluyorsun.
Dolayısıyla, anla ilgili beklentisiz bir farkındalık mutluluğun prensibidir.
John Lennon’a öğretmeni sorar: “Büyüyünce ne olacaksın?”
John: “Mutlu olacağım.”
Öğretmen: “Sen soruyu anlamadın sanırım?”
John Lennon cevap verir: “Bence siz hayatı anlamadınız.”